Sevgili Albayım,

       Bugün üstadı kaybedeli tam kırk iki yıl oldu; hayatımdaki yas günlerimden birini yaşıyorum. Sevgili Albayım seni pek tanıyan bilen yoktur; üstadımı da çoğu ne yazık ki dizilerden falan öğrendi. Ben onların adına senden de üstadımdan da özür diliyorum; ne yapalım popüler kültür. Zaten senin yaşam alanın ‘Tehlikeli Oyunlar’ da hep ‘Tutunamayanlar’ın ardında, gölgesinde kaldı. Oysaki benim gözümde ‘Tehlikeli Oyunlar’ uzayda keşfedilmeyi bekleyen yeni bir gezegendir; özellikle tutunamayanlar ve erken kaybedenler için.

       Üstadım ne güzel seslenmişti sana; “ Kelimeler Albayım bazı anlamlara gelmiyor” diye. Ne günlerdi be: ilk kez Oğuz Atay’la üstatla Tehlikeli Oyunlar kitabında tanışmıştık. Doğal olarak seninle de o zaman tanıştık; heyecanımı hissetmişsindir sen. Gerçi şimdilerde neler yapmak istediğime, neler hissettiğime ne kimse kulak veriyor ne de anlamaya çalışıyor ama ben senin benim hislerimi hissettiğine inanıyorum. Ama sen şanslısın; üstatla oturup kalkmışlığın, hatta dimağında yer almışlığın bile var. Belki de günlerce seni düşünmüştür. İlk olarak edebiyat dünyası seni 1973 yılında tanımış; bende senin de tanıyabileceğin Erkin Koray’ın 1974 yılında kaydı alınmış ‘Cemalim’ şarkısını dinleyerek sana bu satırları yazıyorum. Umarım sevdiğin bir şarkıdır; şahsen ben severek dinliyorum. Oğuz’cum Atay ‘da malum 13 Aralık 1977 tarihinde dünyaya veda etti, belki o da bu şarkıyı dinleyerek birkaç kelam yazı yazmıştır. Ne dersin; olabilir mi Albayım? 

       Pek kıymetli Albayım; sen üstadı görüyor musun bilmiyorum ama ben ona çok teşekkür ediyorum. Buradaki sevgili okuyucular bile şahittir buna; istersen onlara sor. Bana çok şey kattı üstat, gerek hayata bakışımda, gerek yazı dilimde, gerek bakış açımda, gerek korkularımda bana çok şeyler kattı. Ona ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu arada Sevgili Albayım senin haberin var mı bilmiyorum ama ben üstada gelmiş geçmiş tüm doğum günleri ve bana kattıkları için hediye bir kitap yazdım. ‘Öküz Çarpması’ adında şizofren olmaya bir tık kalmış bir yazar adayının güncel olaylarla kavrulmuş hikâyesini anlatan bir kitap. Sen de mi Albayım ya: “ Kendini mi anlattın? “ diyorsun, duymadım sanma. “ Valla ben cevap vermeyeyim bazıları kitaba dokunmadan iki satır okumadan üzerlerine alınsa da” diye ufak yükselecek gibi hissettim kendimi ama sana saygım sonsuz, ağzımdan sana karşı böyle bir söylem çıkmaz. Malum üstat ne diyordu “ Kelimeler Albayım bazı anlamlara gelmiyor”. Ama kızıyorsun bana bu sefer kesin ve net duydum: “ Sen de aynı Oğuz’um gibi bir kerede kesin net cevap vermiyorsun!” diyorsun. Tamam, kızma Albayım, kendimi yazdım sayılır ama kısmen.

       Bu arada Saygıdeğer Albayım, hediye olarak üstadıma kitabı yazdım ama bana yetmedi. Nedense hep biraz eksik oldu diye düşündüm; üstadın edebiyata ve bana kattıklarını düşündükçe. Sonra dayanamadım; bir tiyatro topluluğu kurduk adına ne dedik sence? Tabii ki de “ Oğuz’cum Atay Tiyatro Topluluğu” yüzündeki gülümsemeyi fark etmedim sanmayın Albayım. Ama o da yarım kaldı, yarım bırakıldık be Albayım, bu yüzden mahcubum üstada. Bir yüz güldürelim dedim ama gülen yüzümüzden de olduk. İnsanlar yüzlerini düşürenleri, gözyaşı döktürenleri sever oldu; ruhuna dokunanları, güvende hissettiklerini ve değer gördüklerini değil. Ama sen bunları üstada deyip de bir de onu üzme; aramızda kalsın, olur mu? 

Bak senin de moralini bozdum, özür dilerim Albayım ama ne yapalım artık göz gözü görmüyor, görmek istedikleri bambaşka şeyler oldu. Zaten korkuyorum Hikmet Benol gibi olmaktan, neyse Albayım ben kelimelerime son vermek istiyorum. Ama sana sürprizim var mektubun altına iyi bak. Sevgili Albayım, üstadı görürsen selam söyle, Hikmet Benol korkumdan da bahsetme gözünü seveyim, de ki “ bu görmezden gelinen Yalnız Kalem sana hediye kitap yazmış. “ 

Sevgilerimle…