<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>YENİ ADIM GAZETESİ</title>
    <link>https://www.yeniadimgazetesi.com</link>
    <description>Zonguldak'ın sorunlarını tarafsız bir şekilde dile getiriyor, son dakika gelişmelerini ve haberleri anbean sizlere ulaştırıyoruz.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/rss/saglik" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 14 May 2026 12:21:07 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/rss/saglik"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Uzmanından uyarı: "Kalıcı ojelerde kanser riski"]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmanindan-uyari-kalici-ojelerde-kanser-riski</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmanindan-uyari-kalici-ojelerde-kanser-riski" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uğur Coşkun, uluslararası bir dergide yayımlanan çalışmaya atıfta bulunarak, kalıcı oje yapımında kullanılan UV/LED lambaların yaydığı ultraviyole ışınlarına uzun süre maruz kalmanın kansere yol açabileceğini söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Geleneksel oje ile karşılaştırıldığında kalıcı ojeler kullanım kolaylığı ve uzun süre kalıcılığı ile kadınlar arasında oldukça rağbet görüyor. Bu çerçevede uluslararası bir bilim ekibi, güzellik salonlarında sıkça kullanılan UV/LED tırnak kurutma lambalarının insan sağlığı üzerindeki etkilerini değerlendiren kapsamlı bir bilimsel çalışmaya imza attı. International Journal of Dermatology dergisinde bu sene yayımlanan çalışmaya göre, bu cihazların yaydığı ultraviyole (UV) ışınlara uzun süre maruz kalmak, deneysel çalışmalarda cilt hücrelerinde DNA hasarı, potansiyel deri maligniteleri riski ve oksidatif strese yol açabiliyor.</p>

<p>Prof. Dr. Uğur Coşkun, konuyla ilgili İHA muhabirine yaptığı açıklamada son dönemde Avrupa’da kullanımı yasaklanan kalıcı ojelerde özellikle TPO (trimethylbenzoyl diphenylphosphine oxide) maddesine dikkat çekildiğini belirterek, "Kalıcı oje içeriğinde bulunan TPO, UV ışığıyla aktive edildiğinde, jel ojeyi hızlı bir şekilde kurutarak uzun süre parlak kalmasını sağlıyor. Jel ojeyi sertleştirmek için kullanılan UV ışınlarının insan hücrelerinde mutasyonlara neden olarak cilt kanseri riskini artırabileceğini ve DNA’ya zarar verebileceğini gösteren başka çalışmalar da mevcut" dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kanser görülme riskinin azaltılmasına yönelik uyarılarda bulunan Prof. Dr. Coşkun, şu ifadeleri kullandı:</p>

<p>"UV/LED lambalar, UVA radyasyonu yayar. UVA, güneşten gelen ışın tiplerinden biridir ve uzun süreli maruz kalındığında DNA hasarına neden olabilir. Bu tür işlemlerden önce güneş kremi sürerek maruziyet azaltılabilir. Sadece özel günlerde yapılan jel tırnak işlemleri ile sürekli olarak her 2-3 haftada bir yapılan işlemler farklı risk profillerine sahiptir. Daha sık yapılan uygulamalarda kanser görülme riski artabilir. Oje seçimi yapılırken TPO içermeyen ojeler tercih edilmelidir. UV filtresi olan eldivenler kullanmak ve UV cihazlarını daha kısa süreli kullanmak akıllıca olacaktır. Bunların yanında güzellik salonlarının cihaz kalitesi ve kullanım sürelerine de dikkat edilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak yapılan çalışmalar hayvanlar üzerinde yapılmış olsa bile bu tür uygulamaların sıklığının azaltılması ve yukarıdaki önlemlerin dikkatle üzerinde durulması gerekir. Ayrıca daha uzun süreli ve insan verilerine dayalı çalışmalarla riskin boyutunun net bir şekilde belirlenebilmesi önemlidir."</p>

<p><img alt="Oje 1" class="detail-photo img-fluid" height="480" src="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/09/oje-1.jpg" width="720" /></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmanindan-uyari-kalici-ojelerde-kanser-riski</guid>
      <pubDate>Wed, 17 Sep 2025 11:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/09/risk-1.jpg" type="image/jpeg" length="72551"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Bir sıcaklık tuzağına düşebilirsiniz"]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/bir-sicaklik-tuzagina-dusebilirsiniz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/bir-sicaklik-tuzagina-dusebilirsiniz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Doç. Dr. Mehmet Cihat Demir, yaz sıcağında proteinli ve yağlı yiyeceklerden kaçınılması gerektiği sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeye dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Cihat Demir, yaz aylarında sıcaklıkların artmasıyla birlikte güneş çarpması riskinin de artış gösterdiğini belirterek, yaz sıcaklarından korunmak için dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.</p>

<p>Sıcaklığın sadece havayı değil, vücudu da ağır ağır yakabildiğini ifade eden Demir, "Gölgeler kısalırken ve asfaltın üzerinden dalgalar yükselirken, farkında olmadan bir sıcaklık tuzağına düşebilirsiniz. Yaz aylarının getirdiği neşe ve canlılık, bazen fark edilmeyen bir tehdit olan güneş çarpmasını beraberinde taşır. Tıbbi adıyla sıcak çarpması, vücudun ısıyı düzenleyememesi sonucu gelişen, merkezi sinir sistemini etkileyen ve hızlı müdahale edilmediğinde ölümcül olabilen bir klinik tablodur. Isı regülasyonunun bozulduğu bu durumda, vücut sıcaklığı 40C’nin üzerine çıkar ve hücresel düzeyde zarar başlar" şeklinde konuştu.</p>

<h3><strong>"BEYİN ÖDEMİ, ORGAN YETMEZLİKLERİ VE DOLAŞIM BOZUKLUKLARI GÖRÜLEBİLİR"</strong></h3>

<p>Vücut sıcaklığının normalde terleme yoluyla dengelendiğine dikkat çeken Doç. Dr. Demir, "Ancak ortam sıcaklığı çok yüksekse ya da nem oranı terlemeyi zorlaştırıyorsa bu sistem çöker. Vücut, özellikle hipotalamus aracılığıyla ısıyı kontrol eder. Ancak bu mekanizma yetersiz kaldığında, sıcak çarpması gelişir. Beyin ödemi, organ yetmezlikleri ve dolaşım bozuklukları görülebilir. Bu hastalar yakın izlem gerektirir; hiponatremi, rabdomiyoliz, koagülopati, akut böbrek yetmezliği gibi komplikasyonlar açısından dikkatli olunmalıdır. Yaşlı ve çocuklar, kalp hastalığı, diyabet gibi kronik rahatsızlığı olanlar, dış ortamda çalışanlar (tarım, inşaat, güvenlik vs.), spor yapanlar, özellikle uzun mesafe koşucuları, alkol, amfetamin ve türevleri, diüretikler ve bazı antipsikotik/antidepresan ilaç kullananlar için sıcak havalar risk teşkil etmektedir" dedi.</p>

<h3><strong>SICAK ÇARPMASI BELİRTİLERİ</strong></h3>

<p>Sıcak çarpması belirtilerini yüksek ateş (40C ve üzeri), terleme durması, kuru, sıcak ve kırmızı cilt, baş ağrısı, baş dönmesi, mide bulantısı, kas krampları, bilinç değişiklikleri, bayılma, nöbet geçirme olarak sıralayan Demir, bu belirtilerle karşılaşılması durumunda yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı:</p>

<p>"Kişi hemen gölge veya serin bir yere alınmalıdır. Sıkı kıyafetler çıkarılmalı, vücut soğutulmalıdır. Islak bez, soğuk duş ya da vantilatörle serinletme yapılmalıdır. Bilinci açık olan kişiye yavaş yavaş su içirilmelidir. Derhal 112 Acil Çağrı Merkezinden yardım çağrılmalıdır. Sıcak çarpmasından kaçınmak için güneşe öğle saatlerinde doğrudan maruz kalmaktan (10.00-16.00), ağır egzersizleri sıcak saatlerde yapmaktan, koyu renkli ve sentetik giysilerden, alkol ve kafeinli içeceklerden uzak durulması gereklidir."</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>KORUNMAK İÇİN NELER YAPABİLİRİZ?</strong></h3>

<p>Sıcak çarpmasından korunmak için önerilerde bulunan Demir, "UV korumalı güneş gözlüğü kullanın. Bol, açık renkli ve pamuklu giysiler tercih edin. Bol sıvı tüketin; özellikle su ve maden suyu önerilir. Sık sık duş alın veya serinletici spreyler kullanın. Günde en az 2-2,5 litre su içmeyi hedefleyin. Kapalı alanlarda serinlik sağlayan vantilatör veya klima kullanın. Gereksiz dışarı çıkışları, özellikle öğle saatlerinde, sınırlandırın. Araç içinde kesinlikle çocuk, yaşlı veya evcil hayvan bırakmayın. Yaz sıcağında proteinli ve yağlı yiyeceklerden kaçının; sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeye dikkat edin" şeklinde konuştu.</p>

<h3><strong>YANGINLAR VE AŞIRI SICAKLARA DAİR UYARI</strong></h3>

<p>"Ateşin rengi kırmızıysa, tehlikenin dili siyahtır" diyen Doç. Dr. Demir, "Yaz aylarının artan sıcaklıklarıyla birlikte sadece sağlık değil, doğa da tehdit altında. Özellikle orman yangınları, insan hataları ve ihmallerle birleştiğinde telafisi zor kayıplara yol açabilmektedir. Bu nedenle; ormanlık alanlara girmemeye özen gösterin. Piknik veya kamp sırasında kesinlikle ateş yakmayın. Cam ve şişe gibi güneş ışığını yoğunlaştırabilecek maddeleri doğaya bırakmayın. Yangın ihbarlarını vakit kaybetmeden 112’ye yapın. Yangın bölgelerine yaklaşmayın, merakla izlemeye gitmeyin. Duman solunması da sıcak çarpması kadar tehlikelidir. Özellikle KOAH, astım gibi solunum hastalığı olanlar serin ve kapalı yerlerde kalmalıdır. Evcil hayvanlarınızı ve yaşlı bireyleri sıcak saatlerde dışarı çıkarmaktan kaçının. Unutmayalım: Ateşi önlemek, söndürmeye çalışmaktan çok daha kolay ve değerlidir. Unutmayalım, sıcak çarpması sadece bireysel bir sağlık sorunu değil, toplumsal bir farkındalık konusudur. Yaz aylarını sağlıklı geçirmek ve sevdiklerimizi korumak için bu önlemleri göz ardı etmeyelim" şeklinde açıklamasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/bir-sicaklik-tuzagina-dusebilirsiniz</guid>
      <pubDate>Thu, 31 Jul 2025 09:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/07/dusebilirsiiniz.jpg" type="image/jpeg" length="18337"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Böbrek taşlarına karşı günde "2 litre" uyarısı]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/bobrek-taslarina-karsi-gunde-2-litre-uyarisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/bobrek-taslarina-karsi-gunde-2-litre-uyarisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Tolga Gülpınar, "Böbrek taşlarının tekrarından korunmak için belki de en önemli faktör günlük 2 litre civarında idrar çıkışını sağlamaya yetecek sıvı tüketimidir. Tuz kısıtlaması, rafine şekerlerin tüketiminin azaltılması, aşırı hayvansal protein ağırlıklı diyetlerden kaçınılması, hareketsizlik ve obeziteden uzak yaşam tarzının benimsenmesi esastır" dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>VM Medical Park Gebze Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Tolga Gülpınar böbrek taşlarının, idrardaki bazı minerallerin yüksek konsantrasyonlara ulaşarak kristalleşmesi ve bu kristallerin kümelenmesiyle oluştuğunu söyledi. Gülpınar, "Kişinin yaşadığı coğrafya, etnik kimliği, diyetsel seçimleri ve genetik yatkınlıklar böbrek taşı oluşum riskini arttırır" dedi.</p>

<h3><strong>"BULANTI VE İDRARDA KANAMA GÖRÜLEBİLİR"</strong></h3>

<p>Böbrek taşında görülen belirtilere ve ağrının oluşabileceği bölgelere değinen Doç. Dr. Gülpınar, "Taşlar böbreğin içerisindeyken belirti vermeyebilirler. İdrar akımı engellenmediği sürece ağrı olmayabilir. Taş böbrekten çıkıp idrar kanalını tıkadığında, idrar akımının engellenmesi ile böbrek şişer ve gerilmeye bağlı ağrı meydana gelir. Bu ağrı şiddet olarak kıyaslandığında bir insanın hayatında tecrübe edebileceği en şiddetli ağrılardandır. Ağrı lomber (yan, böğür) bölgede ağırlıklı olur ve kasığa vurabilir. Bulantı, kusma, idrarda kanama, idrar yapma zorlukları olarak da kendini gösterebilir" diye konuştu.</p>

<p>Tanının klinik muayenenin yanı sıra ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleriyle kesinleştirildiğini aktaran Gülpınar, tedavi yöntemlerinin taşın boyutuna ve konumuna göre değiştiğini belirtti.</p>

<p><strong>"BESLENME ÖNEMLİ"</strong></p>

<p>Beslenmenin önemine dikkat çeken Doç. Dr. Gülpınar, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>"Böbrek taşlarının tekrarından korunmak için belki de en önemli faktör günlük 2 litre civarında idrar çıkışını sağlamaya yetecek sıvı tüketimidir. Tuz kısıtlaması, rafine şekerlerin tüketiminin azaltılması, aşırı hayvansal protein ağırlıklı diyetlerden kaçınılması, hareketsizlik ve obeziteden uzak yaşam tarzının benimsenmesi esastır. Diyette fındık, kakao, çikolata, pancar, ıspanak, soya, buğdayın nispeten az tüketimi oksalattan zengin olmaları nedeniyle azaltılmalıdır. Liften zengin olduğu bilinen sebzeler faydalıdır. Bilinenin aksine taş hastaları makul miktarda süt ve süt ürünleri tüketebilirler. İçeriğindeki sitrat ile kristallerin taşlaşmasına engel olan limon günde 1 adet olarak tüketilebilir."</p>

<h3><strong>"TEDAVİ YOLLARI"</strong></h3>

<p>5 milimetreye kadar olan taşların ilaç ve bol sıvı tüketimiyle düşürülebildiğini ifade eden Gülpınar, "Bu boyutun üzerindeki taşlarda ve düşürme sürecinin uzun sürerek hastanın tahammülünün tükendiği noktalarda endoskopik tedaviler hastanın imdadına yetişir. İdrar kanalının böbreğe yakın olan kısımları endoskopi açısından nispeten zor ve riskli olduğu için bu konumdaki taşlar ESWL denilen şok dalgaları ile ameliyatsız kırılıp, küçük parçalar halinde dökülmesi sağlanabilir. Böbreğin içerisindeki taşlar ise 1 santimetre boyuta kadar, idrar akımını engellemiyor ise takip altında tutulabilirler. 1 ve 2 santimetre arasındaki boyutlardaki taşlar endoskopik girişim ve lazer için uygun adaylardır. Doktorun tercihine ve yönlendirmesine göre yine uygun olan taşlarda şok dalga tedavisi de bu boyut aralığındaki taşlar için uygulanabilir" dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>"ENDOSKOPİK TAŞ CERRAHİSİ UYGULANABİLİR"</strong></h3>

<p>Endoskopik taş cerrahisi hakkında da bilgi veren Doç. Dr. Gülpınar, "Önceleri karın yan duvarı kesilerek yapılan böbrek taşı cerrahisi, son yıllarda ilerleyen teknolojinin yardımı ile çok büyük oranda endoskopik (kamera kullanarak yapılan) cerrahiye evrilmiştir. Önce optik sistemlerin idrar kanalları ile uyumlu inceliğe ulaştırılması, ardından da flexbl (eğilip bükülme özelliğine sahip) cihazların kullanıma sunulması taş cerrahisini hasta açısından son derece tahammül edilebilir ve konforlu hale getirmiştir. Taşa uygulanacak kırıcı enerjinin de kısmen esneyebilir çok ince lazer ileticilerin üretilmesi ile böbrek taşlarının endoskopik tedavisine büyük katkıda bulunmuştur. Anestezi altında ve ameliyathanede yapılan bu işlemde bu özel endoskoplar ile böbreğe çıkılmakta, böbreğin odacıkları içerisinde dolaşılabilmektedir. Genellikle holmium tipi lazer ile neredeyse kırılmayacak taş ile nadiren karşılaşılmaktadır. İşlem ortalama 1-2 saat aralığında sürmekte, özel bir durum ile karşılaşılmadı ise hastanede 1 gecelik yatış taburcu olmak için yeterli olmaktadır" ifadelerini kullandı.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/bobrek-taslarina-karsi-gunde-2-litre-uyarisi</guid>
      <pubDate>Wed, 23 Jul 2025 10:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/07/uyaru.jpg" type="image/jpeg" length="23593"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['Sigarasız akciğer kanseri' vakalarında dikkat çeken artış]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/sigarasiz-akciger-kanseri-vakalarinda-dikkat-ceken-artis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/sigarasiz-akciger-kanseri-vakalarinda-dikkat-ceken-artis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, son yıllarda sigara kullanmayan bireylerde de akciğer kanseri vakalarının dikkat çeken bir oranda arttığını belirterek, özellikle kadınlarda görülen adenokarsinom tipi akciğer kanserinin artış gösterdiğine dikkat çekti. Bu konuda yapılan son araştırmalara değinen Özkaya, akciğer kanseri teşhislerinin yaklaşık yüzde 20’sinin hiç sigara içmemiş bireylerde konduğunu söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><br />
Prof. Dr. Şevket Özkaya: "Ev hanımlarında ve sigara içmeyenlerde de akciğer kanseri vakaları artıyor"</p>

<h3><strong>"Kadınların anatomisi ve bağışıklık sistemi risk faktörlerini artırıyor"</strong></h3>

<p>Prof. Dr. Şevket Özkaya, konuyla ilgili yaptığı değerlendirmede, "Hiç sigara içmemiş kadınların akciğer kanserine yakalanma ihtimali, sigara içmemiş erkeklere kıyasla iki kattan fazladır. Kadınlarda daha sık görülen otoimmün hastalıklar ve bağışıklık sisteminin fazla çalışmasına bağlı kronik iltihaplanmalar (inflamasyon) bu riski artırabiliyor. Ayrıca bağışıklık sistemini güçlendirmek için kullanılan bazı ilaçlar, vücuttaki değişimlere karşı aşırı yanıt oluşmasına neden olarak kanser gelişimine zemin hazırlayabiliyor" dedi.</p>

<h3><strong>"Kadınlar hava kirliliğine karşı daha savunmasız"</strong></h3>

<p>Özkaya, kadınların akciğer yapısının da bu duruma katkı sunduğunu belirterek, "Kadınların akciğerleri erkeklere göre daha küçük ve daha dar hava yollarına sahip. Bu da ince partiküllerin (PM2.5 gibi) daha derinlere inerek akciğerde birikmesine neden olabiliyor. Hava kirliliği, ev kimyasalları, iş yerinde maruz kalınan zararlı maddeler, hatta ev içi yemek pişirme dumanları bile riski artırabiliyor" diye konuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>"Ev içi maruziyetlere dikkat edilmeli"</strong></h3>

<p>Prof. Dr. Özkaya, sigara içmeyenlerde artan akciğer kanseri riskinin ardında çok sayıda çevresel faktör olduğunu vurguladı: "Radon gazı, pasif içicilik, odun ya da kömürle ısınan yetersiz havalandırılmış ortamlar, yemek pişirme sırasında oluşan duman gibi unsurlar özellikle ev hanımı olan kadınları tehdit ediyor. Kadınların daha fazla zaman geçirdiği iç mekânlar, hava kirliliğine maruz kalma açısından ciddi bir risk alanı. Bu nedenle, bu gruplar için önleyici stratejiler geliştirmek hayati önem taşıyor" şeklinde konuştu.</p>

<h3><strong>"Radyasyona maruziyet riski evlerde başlıyor"</strong></h3>

<p>Dünyanın en prestijli tıp dergilerinden yayımlanan bir araştırma üzerinde açıklama yapan Prof. Dr. Şevket Özkaya, araştırmaya göre, sigara içmeyenlerde en sık görülen tür olan akciğer adenokarsinomu, kadınlarda akciğer kanserlerinin yaklaşık yüzde 60’ını oluşturduğunu söyledi. Prof. Dr. Özkaya, sigara dışındaki risk faktörlerinin başında radon gazının geldiğine dikkat çekerek, "Radon gazı, evlerimizde farkında olmadan soluduğumuz, renksiz, kokusuz, tatsız ve radyoaktif bir gazdır. Müsaade edilen değerlerin üzerinde solunduğunda akciğer kanseri riskini artırıyor. Radon gazı özellikle taş, toprak ve çimento gibi yapı malzemelerinde doğal olarak bulunuyor. Bu maddelerden ortama sürekli yayılan gaz, solunum yoluyla akciğerlere ulaşıyor" ifadelerini kullandı.<br />
Evlerin yapıldığı arazilerde bulunan doğal uranyumun radona dönüşmesiyle bu gazın evlerin zemin katlarından iç ortama sızabildiğini vurgulayan Özkaya, bu durumun bölgeden bölgeye ve ülkeden ülkeye farklılık gösterdiğini kaydetti. Özellikle soğuk ve rüzgarlı havalarda, evin iç basıncının düşük, dış basıncın yüksek olması nedeniyle radon gazının iç ortamdaki oranının arttığını ifade etti.</p>

<h3><strong>Ev hanımları risk altında</strong></h3>

<p>Özkaya şunları söyledi:<br />
"Son yıllarda özellikle ev hanımı olan kadın hastalarda ve sigara içmeyenlerde akciğer kanseri vakalarını daha sık görmeye başladık. Ev ortamında uzun süre bulunan bireylerde radon gazına maruziyet artabiliyor. Bu nedenle ev içi hava kalitesi ve radon gazı düzeylerinin ölçülmesi büyük önem taşıyor. Hekimler olarak bu konuda toplumsal farkındalık oluşturulması gerektiğine inanıyoruz."<br />
Özkaya ayrıca, asbest, kimyasal ajanlar, güneş ışınları, radon gazı ve HPV enfeksiyonlarının da kanser yaşını erkene çektiğine vurgu yaparak, bu tür çevresel faktörlere karşı önleyici tedbirlerin önemine dikkat çekti.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/sigarasiz-akciger-kanseri-vakalarinda-dikkat-ceken-artis</guid>
      <pubDate>Mon, 07 Jul 2025 13:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/07/kanser-2.jpg" type="image/jpeg" length="26660"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Prof. Dr. Aygün’den ‘kene’ açıklaması]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/prof-dr-aygunden-kene-aciklamasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/prof-dr-aygunden-kene-aciklamasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Son dönemde endişeye neden olan keneye yönelik konuşan Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları (KLİMİK) Derneği Başkanı Prof. Dr. Gökhan Aygün, "Artış trendi dünyada da bahsedilen bir trend. Başvuruların büyük bir kısmı da temel noktalardaki bilgisizlik veya temel sorunlardan kaynaklanıyor, neler yapacağımızı iyi bilmeli, uygulamalıyız.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kene olduğunda onu çıplak elle çıkarmaya çalışmak veya keneyi strese sokmak, sigarayla dokunmak gibi şeyler büyük bir risk. Sivas, Erzurum, Çorum o bölgelerde kırım kongo olguları belirgin bir şekilde var. İstanbul’da kırım kongodan değil ama kene tutmasıyla ilgili başvurularda bir artış gözlemliyoruz. Şu an İstanbul’da kırım kongoya ait kaygı duyulacak bir durum hiçbir şekilde söz konusu değil ama uzun vadede dikkatli olmamız gerekiyor" dedi.<br />
Genellikle ilkbahar ve yaz aylarında park, bahçe, mesire alanı gibi yeşil alanlarda bulunabilen keneler insanlara temas ettiklerinde ciltlerine veya giysilerine tutunup kan emerek çeşitli hastalıklara neden olabiliyor. Son zamanlarda kırım kongo kanamalı ateşi hastalığına neden olarak ölümlerle gündeme gelen kenelere karşı uzmanlar da uyarıyor. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları (KLİMİK) Derneği Başkanı, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalından Prof. Dr. Gökhan Aygün, vatandaşların kene tutunmasına karşı alabileceği önemleri aktararak önemli uyarılarda bulundu.</p>

<h3><strong>"Daha çok başvurulduğunu görüyoruz, bir artış trendi gözleniyor"</strong></h3>

<p>Sürece ilişkin konuşan Prof. Dr. Gökhan Aygün, "Keneyle ilgili hareketliliğin artışı genel olarak gözlediğimiz bir şey. Daha çok başvurulduğunu görüyoruz, bir artış trendi dünyada da bahsedilen bir trend. Anadolu’da zaten tüm bahardan başlayarak artan ve endemik olduğu bölgelerde Sivas, Erzurum, Çorum o bölgelerde kırım kongo olguları belirgin bir şekilde var. İstanbul’da kırım kongodan değil ama kene tutmasıyla ilgili başvurularda bir artış gözlemliyoruz, sayısal olarak şu an ortaya koymuş değiliz. Bu mevsimlerde özellikle hem kene hareketliliği artıyor hem insanların kenelerle temas edebileceği, piknik, doğa gezileri gibi uygulamalar daha çok artıyor. Açık renk, uzun kollu giyinmek, pantolonu çorapların içine sokmak gibi belki en önemlilerinden bir tanesi de gezi sonrası kene yönünden kendimizi bir araştırmak gibi yaklaşımları geliştirmek lazım. İlaçlamalar ya da diğer uygulamalarla keneyi tamamen ortadan kaldırmak veya ondan korunabilmek pek mümkün değil. Kene birçok hastalığı bulaştırabilir ama her kene bir hastalık bulaştırıyor diye bir şey söz konusu değil mesela İstanbul’da kene ısırığı sonrasında kırım kongo çok seyrek durumlar dışında beklenen bir şey değil. Endemik bölgede çok daha belirgin bir kırım kongo riski var, riketsiya, lyme hastalığı gibi olasılıklar söz konusu olabilir. Kenenin kaldığı süre, herhangi bir mikrop taşıyorsa bulaştırma riskini artıracak o yüzden mümkün olan en kısa zamanda keneyi parçalamadan, çıplak elle değmeden çıkartmak lazım. Kene ısırma hikayesi veya şüphesi olduğunda, herhangi bir klinik tablo geliştiğinde bu bilgiyle beraber en kısa zamanda sağlık kuruluşuna başvurmak lazım. Evcil hayvanı olanlarda evcil hayvanda kene bulduklarında aynı insandaki gibi davranmak veya bir veteriner hekime ulaşmak asla o kenelere çıplak elle dokunmamak gerekiyor" dedi.</p>

<h3><strong>"Daha önce olmayan şehirlerden saptamalar, tek tük olgular şeklinde var"</strong></h3>

<p>Son dönemdeki kene hareketliliğinin sebeplerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Aygün, "Küresel ısınma, iklim değişiklikleri gibi durumların katkısı olabileceği düşünülüyor çünkü bilgiler global bir sorundan bahsediyor. Daha önce kırım kongonun bulunmadığı coğrafyalarda, bazı Avrupa ülkelerinde de kene ve ona bağlı olgular bildirilmeye başlandı. ABD’de lyme hastalığına ait artışlardan bahsediliyor. Bunların hepsi kene aktivitesinin de artışta olduğunu düşündürüyor. Şu an hiç görmediğimiz şehirlerde de kırım kongo olguları görülebilir mi, mümkün. Daha önce olmayan şehirlerden saptamalar Ege Bölgesi’nden vs. küçük küçük tek tük olgular şeklinde var. Daha önceden de İstanbul’da tanı konulan olgular olmuştu, İstanbul’a çok gelen oluyor, gelen sadece insanlar değil çeşitli malzemeler, mallar, bir sürü şey, onlar da kene taşıyıcısı olabiliyor. Şimdiye kadar İstanbul’da olgular gördük, İstanbul’da tanı koyduk ama hiçbiri; birkaç nadir olgu dışında İstanbul’da kaynaklanan olgular değildi. Hangi hastalarda çok daha ağır seyrediyor derseniz; gebelerde, immün sistemi bozuk olanlarda daha ağır seyrediyor. Bu sene ki durumu ben de çok merak ediyorum, nasıl bir süreç yaşayacağız hem sayısal hem ölüm oranları konusunda. Şu an bir şey söylemek zor ama şu anki duruma göre eldeki, bilebildiğimiz sayılara göre bir artış trendi ve ona bağlı olarak bir ölüm trendi artıyor olabilir. Şu an için etkili bir aşısı yok, çok net birebir etkili tedavisi yok" diye konuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>"İstanbul’da kaygı duyulacak bir durum söz konusu değil ama uzun vadede dikkatli olmamız gerekiyor"</strong></h3>

<p>Kene tutunması durumunda nasıl hareket edileceğinin bilinmesinin çok önemli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Aygün, sözlerine şöyle devam etti: "Gelen başvuruların büyük bir kısmı da temel noktalardaki bilgisizlik veya temel sorunlardan kaynaklanıyor, bilgi sahibi olmalıyız, neler yapacağımızı iyi bilmeli, uygulamalıyız. Şu an İstanbul’da kırım kongoya ait kaygı duyulacak bir durum hiçbir şekilde söz konusu değil ama uzun vadede hem odaklar oluşması hem bu türlerin adaptasyonu konusunda çok duyarlı, dikkatli olmamız gerekiyor. Kırım kongo kanamalı ateşinden vefat sonrası cenaze hazırlanması aşamasındaki kişilerin çok dikkatli olması lazım, onunla ilgili neler yapılacağı belirleniyor. Yok efendim kireçle, tabutla gömme gibi şeyler hiçbir şekilde anlamlı veya önerilen şeyler değiller. Kene olduğunda onu çıplak elle çıkarmaya çalışmak veya keneyi strese sokmak, sigarayla dokunmak gibi şeyler büyük bir risk. Bir an önce çıkartmalıyız ama çıplak elle dokunursak hele hele patlatırsak, strese sokarsak bir mikrop bulaşmadı ise bulaşmasını artırabiliriz. Kene tutulmasını kendileri çıkaran çiftçilerde daha çok kırım kongo bulaşı gözlemlemiştik bunun önemli bir risk olduğunu biliyoruz"</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/prof-dr-aygunden-kene-aciklamasi</guid>
      <pubDate>Mon, 07 Jul 2025 13:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/07/kene-6.jpg" type="image/jpeg" length="90416"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[D vitaminine gıda desteği şart]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/d-vitaminine-gida-destegi-sart</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/d-vitaminine-gida-destegi-sart" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Memorial Kayseri Hastanesi Uzman Diyetisyeni Betül Merd, D vitamini eksikliğinin ruh halini de etkileyebileceğini söyleyerek, "Güneş olmayan dönemlerde beslenme ile desteklemek şart" dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kronik yorgunluk ve depresyonun da D vitamini eksikliği ile alakalı olabileceğini söyleyen Memorial Kayseri Hastanesi Uzman Diyetisyeni Betül Merd, "Son günlerde sıkça yağmurlu ve kapalı havalarla karşılaşıyoruz. Güneş ışığından faydalanamadığımız böyle dönemlerde vücudumuzun D vitamini de azalıyor. Oysa D vitamini hem bağışıklık sistemimizden kemik sağlığımıza kadar pek çok alanda hayati öneme sahip. D vitamini nedir, ne işe yarar dersek de vücudumuz güneş ışınları ile D vitamini sentezler. D vitamini de kalsiyum emilimini destekler, bağışıklık sistemini güçlendirir, kemik ve diş sağlığını korur. Kas fonksiyonlarına katkıda bulunur. Kronik yorgunluk ve depresyonla da ilişkili olabilir. Eksiklik ve belirtilerinde ise sürekli yorgunluk, halsizlik, sık hastalanma, uyku bozuklukları, kas ve kemik ağrıları ile ruh hali değişimlerini gözlemleyebiliyoruz" dedi. Betül Merd, hem kemik hem de ruh sağlığı için D vitamininin önemli olduğunu söyleyerek, "Hastalarımız hangi besinlerde bulunur diye sıklıkla soruyorlar. Yağlı balıklarda özellikle somon ve uskumruda, yumurtanın sarısında, karaciğerde özellikle güneşe maruz kalmış mantarda D vitamini çok yüksek derecede ve aynı şekilde D vitamini ile zenginleştirilmiş süt ve süt ürünlerinde de yine D vitamini bulunuyor. Güneş göremediğimizde neler yapmalıyız kısmında ise beslenme ile desteklemek şart bu dönemlerde. Güneşsiz dönemlerde D vitamini düzeyi düşebileceği için gerekirse hekim önerisi ile takviye alınmalıdır. D vitamini düzeyimizi ölçtürmek ve eksiklik varsa hekime danışmak önemli. İpuçları verecek olursak da; yüz ve kolları, bacakları 10-15 dakika güneş ışığına maruz bırakmak D vitamini için genellikle yeterlidir. Ancak bu süre cilt tipine, yaşa ve mevsime göre değişebiliyor. D vitamini sadece kemiklerimizi değil ruhumuzu da besler. Bu yüzden hem güneşi hem de sağlıklı besinleri ihmal etmeyelim" ifadelerini kullandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/d-vitaminine-gida-destegi-sart</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Jun 2025 13:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/06/d-vita.jpg" type="image/jpeg" length="94395"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Uzmanı uyardı 6 aydan küçük bebeğinizi denize sokmayın]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmani-uyardi-6-aydan-kucuk-bebeginizi-denize-sokmayin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmani-uyardi-6-aydan-kucuk-bebeginizi-denize-sokmayin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tatil sezonunun başlamasıyla birlikte bebeklerin havuz veya denize ne zaman girebilecekleri konusunda aileleri uyaran Denizli Özel Tekden Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Tunç Aydın, "Bebekler 6. aydan sonra denize gönül rahatlığıyla girebilir. Ancak açık havuzlar için 1 yaşından sonra gitmelerini öneriyoruz" dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Denizli Özel Tekden Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Tunç Aydın, tatil sezonunun başlamasıyla birlikte bebeklerin deniz veya havuza ne zaman ve nasıl girmeleri gerektiği konusunda önemli bilgiler paylaştı. Uz. Dr. Aydın, ebeveynlere bebeklerin 6. aydan önce deniz ve havuza girmelerini önermediklerini ama 6. aydan sonra gönül rahatlığıyla denize götürebileceklerini ama açık havuzlar için ise 1 yaşından sonra gitmeleri konusunda uyardı. Deniz suyu sıcaklığının 32-34 derece aralığında olması ve gölge bir alanda girmeleri daha iyi olacağını ve mutlaka deniz ve havuza girdikten sonra çocukların ve bebeklerin mayoları değiştirilmesi gerektiğini belirten Uz. Dr. Aydın, "Bebeklerin ve çocukların deniz ve havuza girdikten sonra ıslak kalmamaları sağlanmalı. Yine vücudu mümkün olan en kısa zamanda kurutulması gerekiyor. Sonrasında nemlendiriciyle vücut koruma altına alınmalı" dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>"Bebeklerde 6 aydan küçükler direkt güneşe maruz kalmamalı"</strong></p>

<p>6 aydan küçük bebeklerin direkt güneşe maruz kalmamalarını dile getiren Uz. Dr. Tunç Aydın, "6 aydan küçük bebeklerde direkt güneşte maruz kalmayı önermiyoruz. 6. aydan sonra ise mümkün ise saat 10.00 ile 16.00 aralığında güneşin dik geldiği saatlerde güneşe direkt maruz kalmamalı. 6 aydan büyük bebeklerimizde güneş kremi kullanımı başlayabilir. 6 aydan öncesinde mümkün olduğunca güneş kremi kullanımı da istemiyoruz. 6 aydan sonrasında mineral filtreli güneş kremlerini ailelerimiz gönül rahatlığıyla kullanabilir. Dikkat etmemiz gereken şeyler içerisinde katkı maddesi, koruyucu, alkol, paraben gibi maddeler içermiyor olması. Güneş koruyucu olarak 30 ve 50 faktör aralığındaki güneş kremlerini ailelerimiz gönül rahatlığıyla tercih edebilir" diye konuştu.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmani-uyardi-6-aydan-kucuk-bebeginizi-denize-sokmayin</guid>
      <pubDate>Sun, 08 Jun 2025 14:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/06/y-e-n-i-t-a-s-a-r-i-m-2025-kurtarildi-kopya-4.jpg" type="image/jpeg" length="78981"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Enerji içecekleri kalbi tehdit ediyor!]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/enerji-icecekleri-kalbi-tehdit-ediyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/enerji-icecekleri-kalbi-tehdit-ediyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Günlük hayatta yorgunluk hissini bastırmak ve zindelik kazanmak için sıkça tüketilen enerji içecekleri, kalp sağlığı için ciddi riskler taşıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle sınav dönemi uzun saatler ders çalışan genç çocukların, ağır fitness yapan gençlerin ve masa başında uzun saatler çalışan yetişkinlerin sıkça başvurduğu enerji içeceği tüketimi, hayati tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Köksal, enerji içeceklerinin ani kalp krizi ve ani ölüm riski oluşturabileceğini belirterek, "Bir kutu enerji içeceği kan basıncını 10 mmHg, kalp hızını ise +20 artırabilir. Bu durum, kalp ritminde bozulmalara ve ani tansiyon yükselmelerine yol açabilir" dedi. Enerji içeceklerini hızlı ve fazla miktarda tüketmek, kalp damarlarında spazm oluşturarak ani kalp krizine neden olabileceğini belirten Köksal, "Enerji içeceklerini alkol veya diğer uyarıcı maddelerle birlikte tüketmek, kalp sağlığına zararı katlanarak artıran bir hatadır. Bu ölüme davetiye çıkarmak gibidir" ifadelerini kullandı. Yorgunluk ve bitkinlik hissiyle başa çıkmanın daha sağlıklı yollarını aramak gerektiğini belirten Prof. Dr. Köksal, "bol bol su, doğal, taze ve kuru meyveler meyve, kontrollü çay ve kahve tüketimi, yeşil çay ve aşırı şekerli beslenmeden uzak durarak dengeli beslenme ile vücudunuza ihtiyacı olan enerjiyi sağlayabilirsiniz. Kalbiniz için uzun vadeli sağlıklı seçimler yapmalısınız" diyerek bireyleri bilinçli tüketim konusunda uyardı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>HABER MERKEZİ</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/enerji-icecekleri-kalbi-tehdit-ediyor</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Jun 2025 23:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/06/enerji-5.jpg" type="image/jpeg" length="93104"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Etlerin hemen tüketilmesini önermiyoruz]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/etlerin-hemen-tuketilmesini-onermiyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/etlerin-hemen-tuketilmesini-onermiyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyetisyen Fatma Sena Küçük Aydın, "Etlerin hemen tüketilmesini önermiyoruz, yaklaşık 24 saat kadar buzdolabında muhafaza edilmeli. Sonrasında tüketilmesini istiyoruz" dedi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Uzmanlar, Kurban Bayramı’nda fazla et tüketiminin özellikle kronik rahatsızlığı olan kişilerde çeşitli rahatsızlıklara yol açabildiğine dikkat çekiyor. Ankara Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Diyetisyen Fatma Sena Küçük, her zaman olduğu gibi Kurban Bayramı’nda da yeterli ve dengeli beslenilmesi gerektiğine vurgu yaparak ve bol sıvı tüketilmesini önererek, sağlık et tüketimi konusunda uyarılarda bulundu. Ankara Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Diyetisyen olan Fatma Sena Küçük Aydın İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabirine yaptığı açıklamada, bir bakterinin uygun koşullar sağlandığında 12 saatte 16 milyar sayıya ulaşabildiğini söyleyen Aydın, "Biz, besinlerde, ette bulunan mevcut bakteriyi azaltmak ya da kabul edilebilir seviyede tutmak için onlara bu şartları sağlamamamız gerekiyor. Bunun için de kesim sırasında, yüzme ve parçalama işlemleri sırasında, ortamı mümkün olduğunca serin olması, bu işlemleri yapan kişilerin kişisel hijyen kurallarına uyması bizim için önemli. Onun dışında kullanılan ekipmanların temiz olması, bıçak, kap gibi şeylerin hijyen kurallarına uyması... Olası bulaşıları önlemek için temiz bıçak, kap, ekipman kullanılmalıdır. Sakatat ve etler aynı ortamda muhafaza edilmemelidir" diye konuştu.</p>

<p><strong>"24 saat dinlendirdikten sonra tüketebiliriz"</strong></p>

<p>Etlerin 24 saat kadar dinlendirildikten sonra tüketilmesi gerektiğine dikkati çeken Aydın, "Etlerin hemen tüketilmesini önermiyoruz, yaklaşık 24 saat kadar buzdolabında muhafaza edilmeli. Sonrasında tüketilmesini istiyoruz. Çünkü ette rigor mortis denilen bir ölüm katılığı meydana geliyor. Bu da etin daha sert ve daha lezzetsiz olmasına sebep oluyor. 24 saat dinlendirdikten sonra tüketebiliriz. Bu bizim için hem lezzet anlamında hem de sindirim kolaylığı açısından fayda sağlayacaktır" şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>"Buzdolabında 5 gün kadar derin dondurucuda ise 6-12 ay arasında muhafaza edebiliriz"</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Diyetisyen Aydın, etlerin uygun saklama koşullarına değinerek, "Paylaşımlarımızı yaptıktan sonra kalan etlerimizi günlük porsiyonlara ayırıp streç film, buzdolabı poşeti ya da vakumlu poşetlerde buzdolabında saklayabiliriz. Buzdolabında 0-4 derece arasında 3-5 gün kadar derin dondurucuda ise - 18 derecede 6-12 ay arasında muhafaza edebiliriz" ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>"Bayramda 2-2,5 litre kadar sıvı tüketmemizde fayda var"</strong></p>

<p>Aydın, bayramda normal beslenme düzeninin dışına çıkılmaması gerektiğine vurgu yaparak şöyle konuştu: "Bayramda her zaman olduğu gibi yeterli ve dengeli beslenme çok önemli. Aşırı yağlı ve şekerli yiyeceklerden uzak durmalıyız. Kronik hastalığı olanlar şeker, tansiyon, kalp hastalığı gibi bu kişiler normal beslenme düzeninin dışına çıkmamalıdır. Bayramda et tüketimi fazla olduğundan böbrek solüt yükü de artmaktadır. Günde birden fazla et tüketildiğinde böbreğin yükü artmaktadır ve vücudumuzun susuz kalmasına neden olabiliyor. Bayramda 2-2,5 litre kadar sıvı tüketmemizde fayda var. Sabah kahvaltıda haşlanmış yumurta, peynir, tam buğday ekmeği, şekersiz çay ve yeşilliklerden oluşan bir kahvaltı ile güne başlayabiliriz. Öğle ve akşam yemeğinde ise öncelikle çorba, sonrasında az yağlı et, sebze yemekleri, salata ve yoğurttan oluşan örnek bir menü tüketebiliriz."</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/etlerin-hemen-tuketilmesini-onermiyoruz</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Jun 2025 15:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/06/yeni-tasarim-32.jpg" type="image/jpeg" length="58666"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Epiduroskopi ile ameliyatsız tedavi]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/epiduroskopi-ile-ameliyatsiz-tedavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/epiduroskopi-ile-ameliyatsiz-tedavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Başhekimi ve Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cengiz Tuncer, epiduroskopi yöntemi ile bel fıtığından kaynaklanan ağrı ve rahatsızlıkların cerrahi müdahaleye gerek duyulmadan, ağrısız ve hızlı iyileşme sağladığını bildirdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı olarak Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde ilkleri başarmaya devam ettiklerini bildiren Doç. Dr. Tuncer, "Epiduroskopi tekniği ile sadece 0,5 santimlik kuyruk sokumundan giriş ile bel fıtığına bağlı ağrılardan hastalarımızı kurtarıyoruz" dedi. Epiduroskopi yönteminin bel ve bacak ağrılarına neden olan bel fıtığı, omurga darlığı ve sinir sıkışmalarında uygulandığını bildiren Tuncer, fizik tedavi ve ilaçlarla ağrısı hafiflemeyen hastaların bu yöntem sayesinde cerrahi risklere maruz kalmadan ağrılarından kurtulabileceğini dile getirdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Genel anestezi gerektirmeyen bu girişimsel yöntemin yaklaşık 30 dakikada sürdüğünü kaydeden Cengiz Tuncer, sinir ve damar yaralanma riskinin yok denecek kadar az olduğunu ve işlem sonrası hastanın aynı gün içerisinde taburcu edilebildiğini ifade etti.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/epiduroskopi-ile-ameliyatsiz-tedavi</guid>
      <pubDate>Sun, 18 May 2025 09:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/05/agency/iha/epiduroskopi-ile-ameliyatsiz-tedavi.jpg" type="image/jpeg" length="10513"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çağın sessiz çığlığı: Uykusuzluk]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/cagin-sessiz-cigligi-uykusuzluk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/cagin-sessiz-cigligi-uykusuzluk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Her üç yetişkinden biri uykusuzluk yaşıyor]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>Son yılların yükselen trendi "İyi yaş alma" veya "Sağlıklı yaşlanma" konuları denilince akla sağlıklı beslenme ve egzersiz gelse de kaliteli uyku tam da bu ikilinin ortasında yer alıyor. Uyku problemleri tek başına hem ruh sağlığı etkiliyor hem de günlük hayatta akla gelebilecek pek çok hastalığın habercisi olabiliyor. Eskilerin ‘uyusun da büyüsün’ sözü bir dönem unutulmuş olsa da günümüzde hem çocuklar hem yetişkinler hem de ileri yaş bireyler için yaşam kalitesi adına uykunun önemini tekrar gün yüzüne çıkarıyor.<br />
Nöroloji Uzmanı Dr. Meliha Aydın, yeterli ve kaliteli uykunun sağlıklı yaşam için vazgeçilmez unsurların başında geldiğini belirterek, "Uyku hem bağışıklık sisteminin düzgün çalışabilmesi hem de başta beyin ve sinir dokuları olmak üzere, vücudun geri kalanında uyumlu ve düzenli bir fizyolojik ortam sağlanabilmesi için hayati bir ihtiyaçtır. Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) verilerine göre insomnia yani uykusuzluk, toplumda en sık görülen uyku bozukluğudur. Buna göre tüm yetişkinlerin üçte birinde uykusuzluk belirtilerinin izlendiği yapılan bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Bu, yetişkinlerin yüzde 6 ila 10’unda ise ‘uykusuzluk’ tanısı alacak derecede şiddetli belirtiler izlenir" dedi.<br />
Tedavi edilmeyen uyku bozukluklarının günlük hayatı giderek zorlaştırdığına değinen Aydın, "Uyku problemleri, sosyal hayatın etkilenmesi, sabah yorgunluğu, sabah baş ağrısı, dikkati toplamada bozukluk, unutkanlık, işte başarısızlık, trafik kazalarında artış, kalp sorunları, hipertansiyon, sinirlilik, mide yanması, bazı reflü çeşitleri de dahil olmak üzere mide ve bağırsak hastalıkları, obezite, depresyon, cinsel isteksizlik, kan hastalıkları ve geceleri idrar sorunları gibi yaşam kalitesini olumsuz etkileyen pek çok rahatsızlığa yol açabilir. Günlük yeterli ve kaliteli uyku uyuyamayan kişilerde hayatı tehdit edebilecek düzeyde sağlık problemleri ortaya çıkabilir. Bu açıdan uykusuzluğun tedavi edilmemesi, yetersiz ve kalitesiz uykuya yol açarak birçok komplikasyonun gelişmesine imkan verir" dedi.<br />
Aydın, "Polisomnografi (PSG) yani uyku testi, uyku ile ilgili hastalıkların tanısında sıklıkla başvurulan bir yöntem. Bu içerikte; hastanın gece uykusu sırasında beyin dalgaları, solunum düzeni, kas aktiviteleri, kanındaki oksijen düzeyi, göz hareketleri gibi hayati faaliyetleri kayıt altına alınır. Ayrıca hastanın uyku esnasındaki görüntüsü de kaydedilerek ileriki değerlendirmeler için saklanır. Polisomnografi ile elde edilen tüm bu bilgiler ışığında hastada uyku apnesi tanısı olup olmadığına karar verilir. Uyku apnesi durumunda multidisipliner bir yaklaşım ile onun üzerine eğilmek faydalı olacaktır. Bu süreçte hastaya yaklaşım, sadece tedavi değil aynı zamanda önemli "yaşam tavsiyeleri" vermektir. İnsomnia rahatsızlığında kişiler yakınları tarafından desteklenmesi de son derece önemlidir. Hasta yakınlarının doğru ve yeterli düzeyde bilgilendirilmesi, hastaların günlük yaşam pratiğinde yaşadıkları sorunlar hakkında farkındalıklarının arttırılması da tedavi sürecinde önemli bir destek olacaktır. Hastaların uyku kalitesinin arttırılmasına yönelik tedbirlerde aile bireyleri aktif rol üstlenmeli, hastaların yeterli ve kaliteli uyku alabilmeleri için gerekli hassasiyeti göstermelidirler" dedi.<br />
Psikiyatrist Uzm. Dr. Pelin Taş ise iyi bir ruh haline sahip olabilmek için sağlıklı bir uyku rutinin önemine dikkat çekerek, "Uyku bozuklukları psikiyatrik hastalıkların hem sonucu hem de sebebi olarak karşımıza çıkabiliyor. Ruhsal hastalığı olan bireylerin yaklaşık yüzde 50-80’inde uyku sorunu bulunmakla birlikte, uyku sorunu olan hastaların da yaklaşık üzde 50’si psikiyatrik tanı almaktadır. Uyku sorunları birçok psikiyatrik hastalık için tanı ölçütlerinin bir parçasıdır. Depresyonda, anksiyete bozukluklarında, duygudurum bozukluklarında, bağımlılıklarda ve bozukluklarda sıklıkla uyku bozuklukları görülebiliyor" dedi.<br />
Taş, psikiyatrik hastalıkların tedavisinde yalnızca ilaç ve terapi değil, uyku hijyeninin de düzeltilmesi gerektiğini belirtti.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/cagin-sessiz-cigligi-uykusuzluk</guid>
      <pubDate>Sat, 17 May 2025 11:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/05/uykusuzluk.jpg" type="image/jpeg" length="70539"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Diş beyazlatmada doğru bilinen yanlışlar]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/dis-beyazlatmada-dogru-bilinen-yanlislar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/dis-beyazlatmada-dogru-bilinen-yanlislar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde görev yapan Diş Hekimi Jale Demir, diş beyazlatmada doğru bilinen yanlışlara değinerek önemli açıklamalarda bulundu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Uzun yıllar sigara kullanan ve daha önce hiç diş beyazlatma hizmeti almayan hastanın tedavi sürecine değinerek sözlerine başlayan Dr. Jale Demir, hastanın diş beyazlatma nedenin biri de sigarayı bırakmak için motivasyon kazanma isteği olduğunu vurgulayarak, diş beyazlatmanın sadece estetik görünüş değil, bir tedavi olarak bilinmesi gerektiğinin altını çizdi.</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kişinin fiziksel, ruhsal ve sosyal anlamda tam iyilik halinin sağlık olarak tanımlandığını hatırlatarak sözlerine devam eden Jale Demir, bu nedenle sağlıklı bir gülüş için estetik kadar etkili olan diğer bir durumun ise beyaz dişler olduğunu vurguladı. Dişlerin; gri, sarı, beyaz ve tonları gibi farklı renk ve tonlarda olabileceklerini söyleyen Demir, doğal rengine sahip dişlerin zamanla çeşitli sebeplere bağlı olarak renk değişimlere maruz kalabildiğini ifade etti.</p>

<p><strong>Diş renginin bozulmasına sebep olan etmenler ve diş beyazlatma teknikleri</strong></p>

<p>Diş beyazlatmada en sık tercih edilen yöntemin ofis tipi beyazlatma olduğunu söyleyen Diş Hekimi Jale Demir, "Bu yöntem, klinik ortamda, yüksek konsantrasyonlu hidrojen peroksit içeren beyazlatıcı jellerin diş yüzeyine uygulanması ve genellikle özel ışık sistemleriyle (LED, plazma ışık ya da lazer) aktive edilmesiyle gerçekleştirilir. Bu yöntem, tek seansta belirgin bir beyazlatma sağlaması nedeniyle özellikle zamandan tasarruf etmek isteyen bireyler arasında oldukça popülerdir. Dişlerin renklenmesinin altında ise hem harici hem de dahili nedenler yatmaktadır. Çay, kahve, meyve suyu, kola gibi pigmentli içeceklerin aşırı tüketimi gibi beslenme alışkanlıkları, sigara kullanımı, yetersiz ağız hijyeni ve travmalar çevresel faktörler olarak harici renklenmeye sebep olurken, genetik faktörler, florozis (aşırı flor alımı), tetrasiklin gibi antibiyotiklerin kullanımına bağlı renklenmeler veya yaşa bağlı mine aşınmaları gibi etmenler renklenmelere yol açar. Dolayısıyla beyazlatma işlemi planlanmadan önce renklenmenin tipi ve kaynağı doğru analiz edilmelidir" dedi.</p>

<p>Ofis tipi beyazlatmaya ek olarak ev tipi (home bleaching) beyazlatma yönteminin de sıklıkla kullanıldığını ifade eden Demir, kişiye özel hazırlanan ağız plakları ve düşük konsantrasyonda beyazlatıcı jellerin kullanılarak hastanın, tedaviyi kendi evinde gerçekleştirdiğini dile getirdi. Bu yöntemin genellikle daha uzun sürede sonuç verdiğinin altını8 çezen Jale Demir, bazı vakalarda kombine uygulamalar (önce ofis tipi, sonra evde destekleyici ev tipi) ile daha stabil ve uzun ömürlü sonuçlar elde edildiğini söyledi.</p>

<p><strong>Diş beyazlatma işlemlerinin kalıcılığı ne kadar sürer?</strong></p>

<p>Diş beyazlatmanın kalıcılığının; uygulanan yönteme, hastanın yaşam tarzına ve dişin yapısal özelliklerine bağlı olarak değişiklik gösterdiğinin bilgisini veren Diş Hekimi Jale Demir, "Beyazlık genellikle 6 ay ile 2 yıl arasında korunabilir. Ancak sigara kullanımı, kahve, kırmızı şarap gibi renk verici maddelerin aşırı tüketimi gibi etmenler kalıcılığı azaltır. Düzenli ağız hijyeni sağlanması, beyazlatıcı diş macunlarının uygun şekilde kullanılması ve profesyonel diş temizliği ile beyazlatmanın etkisi daha uzun süre muhafaza edilebilir" şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Diş beyazlatma sonrası nelere dikkat edilmelidir?</strong></p>

<p>Diş beyazlatma işleminden sonra özellikle ilk 48 saat boyunca dişler daha hassas hale geldiğinden, renklenmeye yol açabilecek yiyecek ve içeceklerden kaçınmak gerektiğini ve bu dönemde beyaz diyet uygulanması önemli olduğunu vurgulayan Jale Demir, tedavi sonrası dönemde; beyaz peynir, süt, yoğurt, tavuk eti, beyaz pirinç gibi açık renkli gıdaların tüketilmesi önerisinde bulundu. Ayrıca sigara, çay, kahve ve asidik içeceklerden uzak durulması gerektiğini de hatırlatan Demir, alınacak bu önlemler sonucunda yeni oluşacak renklenmelerin önüne geçilmiş olacağını ifade etti.</p>

<p><strong>Beyazlatma sonrası hassasiyet normal midir? Hassasiyet nasıl giderilir?</strong></p>

<p>Diş beyazlatma işlemi sonrasında geçici diş hassasiyeti görülmesinin oldukça normal olduğunu ve bu hassasiyetin ekseriya 24 ila 72 saat içerisinde kendiliğinden kaybolduğunu söyleyen Jale Demir, "Özellikle ince mine tabakasına sahip bireylerde bu hassasiyet daha belirgin olabilir. Bu durumun önüne geçmede potasyum nitrat veya florid içeren hassasiyet giderici diş macunlarının kullanımı yardımcı olur. Ayrıca diş hekimleri, ihtiyaç duyulması halinde florid uygulamalarıyla mineyi destekleyerek hassasiyeti hızlıca azaltabilirler" dedi.</p>

<p><strong>Beyazlatma işlemleri tüm bireylere uygulanabilir mi?</strong></p>

<p>Beyazlatma işlemlerinin her birey için uygun olmadığını dile getiren Jale Demir, "Hamile veya emziren kadınlar, 16 yaş altı gençler, aktif diş eti hastalığı veya çürük problemi olan bireylerde beyazlatma yapılması önerilmez. Ayrıca, ağızda büyük çaplı dolgu, kuron, kaplama gibi restoratif materyaller bulunan bireylerde doğal diş ile restorasyonlar arasında renk uyumsuzlukları oluşabileceğinden işlem öncesi detaylı bir planlama yapılmalıdır" ifadelerine yer verdi.</p>

<p><strong>Diş rengi genetik midir? Beyazlatma herkeste aynı etkiyi gösterir mi?</strong></p>

<p>Diş renginin büyük ölçüde genetik faktörlere bağlı olduğunu açıklayan Diş Hekimi Demir, "Dişe rengini veren kromofor denilen organik uzun zincirli moleküllerdir ve beyazlatma işlemi kromofor zincirinin kırılıp oksidasyona uğraması sonucu oluşur. Her bireyin başlangıç diş rengi farklıdır ve beyazlatmaya verdikleri yanıt da değişkenlik gösterir. Özellikle sarı tonlu dişler beyazlatmaya daha iyi yanıt verirken, gri ya da morumsu tonlarda (örneğin tetrasiklin renklenmelerinde) istenen sonuca ulaşmak daha zor olabilir. Bu nedenle tedavi öncesinde hastanın beklentileri doğru yönetilmeli ve kişiye özel bir beyazlatma protokolü oluşturulmalıdır" dedi.</p>

<p><strong>Beyazlatma işlemi dişlere zarar verir mi?</strong></p>

<p>Doğru şekilde, kontrollü olarak ve uygun ürünlerle yapıldığında diş beyazlatma işleminin dişlere kalıcı bir zarar vermeyeceğinin altını çizen Jale Demir, "Bilinçsiz ürün kullanımı, aşırı uygulamalar ya da yetkisiz kişiler tarafından yapılan işlemler mine tabakasında aşınma, pulpa hasarı ve kalıcı hassasiyet gibi sorunlara yol açabilir. Bu nedenle işlemin mutlaka bir diş hekimi kontrolünde gerçekleştirilmesi kritik öneme sahiptir. Beyazlatma ajanı olarak kullanılan materyal yüksek konsantrasyonda (Yüzde 25-40) hidrojen peroksit veya karbamid peroksit solüsyonlarıdır. Uygulanan bölgede su ve oksijene ayrışır ve oksijen sayesinde oksidasyon-redüksiyon tepkimesi meydana gelerek beyazlatma sağlanır. Bu işlemi hızlandırmak için de fotosensitive ajanlar ve light cure sistemler kullanılmıştır. Işık kaynağı peroksiti aktive ederek beyazlatma işleminin kimyasal reaksiyonunu başlatır. Kliniğimizde yüzde 35 hidrojen peroksit içeren diş beyazlatma ajanı kullanılmaktadır" diyerek diş beyazlatma işleminin uzman hekimler eşliğinde yapılması gerektiğini vurguladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Estetik beklentiler ile gerçekçi sonuçlar arasında nasıl bir denge kurulmalı?</strong></p>

<p>Hastaların "olabildiğince beyaz" dişler istediğini, hekimlerin ise; doğal ve sağlıklı bir beyazlık hedeflediklerini söyleyen Jale Demir, "Aşırı beyaz dişler doğal görünmediği gibi, mine yapısına zarar verebilir. Bu nedenle beyazlatma işlemleri sırasında hastanın yüz tipi, ten rengi, yaş faktörleri gibi kriterler göz önüne alınarak doğal bir estetik hedeflenmelidir. Hekim ve hasta arasında gerçekçi bir beklenti yönetimi yapılması tedavinin başarısını artırır" dedi.</p>

<p><strong>Diş beyazlatma işlemi sonrası tekrar renklenme olursa ne yapılmalı?</strong></p>

<p>Zamanla doğal olarak bir miktar renk değişimi yaşanabileceğini ifade eden Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Diş Hekimi Jale Demir, "Bu durumda, ‘touch-up’ uygulamaları yani küçük destekleyici beyazlatma seansları yapılabilir. Ev tipi hafif beyazlatıcı jellerle yapılan kısa süreli uygulamalar renk stabilizasyonu sağlar. Ayrıca düzenli profesyonel diş temizliği ve ağız hijyeninin sürdürülmesi, renk kaybını minimuma indirir. Diş beyazlatma, tüm bu açıklamalar doğrultusunda estetik diş hekimliği günümüzde bütünsellik içeren bir tedavidir. Sağlıklı ve beyaz gülüşler temenni ederim" şeklinde açıklamasını sonlandırdı.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/dis-beyazlatmada-dogru-bilinen-yanlislar</guid>
      <pubDate>Wed, 07 May 2025 09:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/05/dis-beyazlatma.jpg" type="image/jpeg" length="19343"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Uzmanından uyarı: "Çocukları yanlış giyindirerek hasta etmeyin"]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmanindan-uyari-cocuklari-yanlis-giyindirerek-hasta-etmeyin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmanindan-uyari-cocuklari-yanlis-giyindirerek-hasta-etmeyin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzm. Dr. Zeynep Yılmaz Öztorun, bebek ve çocuklarda yanlış giyimin hastalıklara sebebiyet verebileceğini söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p><br />
Ankara Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesi&nbsp;Çocuk&nbsp;Sağlığı ve Hastalıkları Uzm. Dr. Zeynep Yılmaz Öztorun, İHA muhabirine bebek ve&nbsp;çocuklarda mevsimine uygun giyinmenin önemine dair açıklamalarda bulundu. Öztorun, mevsimine göre giyinmenin&nbsp;çocuklarda ve bebeklerde çok önemli bir durum olduğuna değinerek, "Bahar döneminde özellikle katmanlı giyim tarzını, yaz döneminde de daha bol ve ince kıyafetler giyinmesini öneriyoruz. Sıkı giyim tarzı normale göre fazla ve aşırı giyim tarzını&nbsp;çocuklarına uygulayan ailelerde bakıyoruz ki terleme oranı çok daha fazla. Bu,&nbsp;çocukların terledikçe enfeksiyon gelişme ihtimali ve ısılarını tam olarak ayarlayamadıkları için riski de ortaya çıkıyor. Bu açıdan da bu konuda dikkatli olmamız gerekiyor" dedi.<br />
<br />
<strong>Giyim tarzı yaş gruplarına göre farklı olmalı</strong><br />
<br />
Giyim tarzına da değinen Uzm. Dr. Öztorun, "Giyim tarzı olarak yaş gruplarına göre farklı şekilde&nbsp;çocuklarımızı giydirmemiz gerekiyor. Öncelikle yenidoğan döneminde&nbsp;çocuklarımızın kahverengi yağ dokusu yeterli gelişmediği için bu&nbsp;çocuklarımızın mutlaka kendi giyindiğimizden bir kat daha fazlasını giydirmek önemli. Yenidoğan döneminde ısı kaybı çok daha fazla oluyor. Normale göre odanın 22-24 derece arasında tutulmasını, daha yüksek ısılarda çocuğun giydiği kat sayısının özellikle düşürülmesini önemsiyoruz. Bunun dışında okul çağı ve&nbsp;çocukluk dönemindeki&nbsp;çocuklarda şu an mevsimsel geçiş döneminde olduğumuz için katmanlı giyim tarzını öneriyoruz" şeklinde konuştu.<br />
<br />
<strong>"Eğer bezli bir&nbsp;çocuksa sık alt değiştirme çok önemli"</strong><br />
<br />
Küçük bebeklerde giyim tarzının pişiğe yol açabileceğine vurgu yapan Öztorun, sözlerine şöyle devam etti:<br />
"Eğer bezli bir&nbsp;çocuksa sık alt değiştirme çok önemli. 2 saat arayla bez değiştirme, onun dışında da ayrıca çocuğun günlük alt değişimi dışında mutlaka altını temiz bir şekilde suyla yıkamayı öneriyoruz. Temizlik olarak kullandığımız ıslak mendillerin içeriği katkısız olan, alkol içermeyen ve bebeğin yaşına uygun olan ürünleri tercih etmemiz gerekiyor. Temizlik bu açıdan çok daha fazla önemli.''</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmanindan-uyari-cocuklari-yanlis-giyindirerek-hasta-etmeyin</guid>
      <pubDate>Fri, 02 May 2025 17:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/05/uzman-uyarisi.jpg" type="image/jpeg" length="62737"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vakalarda büyük artış: Uzmanlar uyardı!]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/vakalarda-buyuk-artis-uzmanlar-uyardi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/vakalarda-buyuk-artis-uzmanlar-uyardi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uzmanlardan ‘alerji’ uyarısı: "Son dönemdeki artışı çok ciddi hissediyoruz"]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>Son zamanlarda alerji vakalarında yükseklik olduğunu söyleyen uzmanlar uyarılarda bulundu. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji Bilim Dalı’ndan Doç. Dr. Ayşe Süleyman, "Gerçekten son dönemdeki artışı kendi pratiğimizde çok ciddi şekilde hissediyoruz. Bütün alerjik hastalıklarda besin alerjisi de atopik dermatit de alerjik rinit, astım, ilaç alerjisi hatta ve hatta anafilaksileri bile artmış olarak biz de birebir görüyoruz. Doğumların sezaryen olması önemli bir risk, antibiyotiklerin fazla kullanılması, hava kirliliğinin artması, şehir hayatının olması gibi kolaylaştırıcı faktörleri biliyoruz, işlenmiş gıda tüketilmesi de önemli bir risk" dedi.<br />
Toplumda kırsaldan kente yönelen yaşam tarzı, sanayileşme ve artan hava kirliliğiyle birlikte işlenmiş gıdaların sıklıkla tüketimi, yoğun ilaç kullanımı gibi durumların bağışıklık sistemini etkilediğine dikkat çeken uzmanlar, son yıllarda görülen alerji vakalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çocuk İmmünolojisi ve Alerji Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Himmet Haluk Akar ve İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji Bilim Dalı’ndan Doç. Dr. Ayşe Süleyman kaşıntı, kızarıklık, döküntü gibi durumlarda bir uzmana başvurulması gerektiğini ifade ederken yaşam ve beslenme koşullarının sürece etkisini ifade etti.<br />
<br />
<strong>"Son dönemdeki artışı pratiğimizde çok ciddi şekilde hissediyoruz"</strong><br />
<br />
Son zamanlardaki alerji vakalarına ilişkin konuşan Çocuk Alerji ve İmmünolojisi Uzmanı Doç. Dr. Ayşe Süleyman, "Gerçekten son dönemdeki artışı biz de kendi pratiğimizde çok ciddi şekilde hissediyoruz. Bütün alerjik hastalıklarda; besin alerjisi de atopik dermatit de alerjik rinit, astım, ilaç alerjisi hatta ve hatta anafilaksi (ölüme yol açabilen tehlikeli bir sistemik alerjik reaksiyon) leri bile artmış olarak biz de klinik pratiğimizde birebir görüyoruz. Esas alerjinin artmasının sebebi; yaşam tarzımızdaki ana değişiklikler. Süt, yumurta, buğday, ağaç yemişleri, kabuklu yemişler bunları daha çok görüyoruz. İlaç alerjileri özellikle anafilaksilerin, alerjik rinitin artmasının sebebi bizim o alerjenlere maruz kalmamız. İlaç alerjisi artıyorsa çok ilaç kullanıyoruz o yüzden gelişiyor, alerjik rinit artıyorsa polen döneminin uzaması, hava kirliliğinin artması gibi sebeplerden ötürü artıyor. Astım atakları artıyorsa yine aynı şekilde araya giren enfeksiyonların artması gibi risk faktörleri var. Doğumların sezaryen olması önemli bir risk, antibiyotiklerin fazla kullanılması, hava kirliliğinin artması, şehir hayatının olması gibi kolaylaştırıcı faktörleri biliyoruz ama daha yeni veriler bize gösteriyor ki işlenmiş gıda tüketilmesi de önemli bir risk" ifadelerini kullandı.<br />
<br />
<strong>"Anafilaksi hayatı tehdit edici bir şey"</strong><br />
<br />
Sarı serum talepleri ve yaşanabilecek alerjik durumlara ilişkin konuşan Doç. Dr. Süleyman, "Gereksiz yere gereksiz endikasyonla yapılan her şeyin bir komplikasyonu görülür, burada da bunu görüyoruz. Endikasyonu olmadan bir sürü sıvıyı karıştırarak vermek maalesef bunlar birbiriyle geçimsiz olabiliyor, anafilaksi sonuçta hayatı tehdit edici bir şey, ciddi sistemik bir reaksiyon ve ölüm riski yapacak bir şey. Doktorlarının uygun gördüğü şekilde tedaviyi almaları ve bunun için de hastalarımızın ısrarcı olmaması gerekiyor. Alerji düşündürecek şikayetleri varsa öksürüğü, nefes darlığı, hırıltısı varsa, koşup oynamakla kolay yoruluyorsa çocuk astım olabilir, burunda kaşıntı, tıkanma, hapşırıklar, uyku bozukluğu varsa alerjik rinit olabilir, döküntüleri varsa bir egzema olabilir. Bu bulguları varsa bir alerji immünoloji uzmanına başvursunlar ve uzmanın direktifleri doğrultusunda hareket etsinler. Onun dışında çocuklarını sağlıklı beslesinler, spor yapmaya özen göstersinler, erken saatlerde yatırıp erken kalksın hastalarımız" diye konuştu.<br />
<br />
<strong>"Astım ve diğer alerjik hastalıkların belirgin olarak arttığını görüyoruz"</strong><br />
<br />
Yaşanılan koşullar, tüketilen ürünlerin alerjik süreçlere etki ettiğini ifade eden Çocuk İmmünolojisi ve Alerji Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Himmet Haluk Akar, "Artık köylerde yaşamıyoruz, kentlere doğru göçler başladı, daha fazla stres altındayız ve yediğimiz, içtiğimiz şeylerin de doğallıktan uzaklaştığını görüyoruz. Bunlar da tabi vücudumuzda birçok şeyi değiştiriyor. Astım ve diğer alerjik hastalıkların da belirgin olarak arttığını görüyoruz. 90’lı yıllardan itibaren de besin alerjilerinin pikini yaşıyoruz. Fiziksel aktiviteyi bıraktık, böyle olunca besin alerjilerinin hakikaten arttığını görüyoruz. Alerjiye sebep olan bir sürü besinimiz var, 8 tanesi bizim açımızdan önemli. Besin alerjilerinde süt ve yumurta her zaman 1 numara, onun dışında fındık, fıstık, soya, kabuklu deniz ürünleri, balık ve buna benzer 8-9 ürün, tüm alerjilerin yüzde 90-95’ini oluşturuyor. İnsanlar diyetimize sahip çıksınlar, Akdeniz diyeti bu anlamda son derece koruyucu. Hareketli olmak, spor yapmak her zaman alerjiden olduğu gibi diğer bulaşıcı olmayan hastalıklardan da koruyor" dedi.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/vakalarda-buyuk-artis-uzmanlar-uyardi</guid>
      <pubDate>Fri, 02 May 2025 13:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/05/vakalarl.jpg" type="image/jpeg" length="51496"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Optisyenlerden sahte güneş gözlüğü uyarısı]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/optisyenlerden-sahte-gunes-gozlugu-uyarisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/optisyenlerden-sahte-gunes-gozlugu-uyarisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yaz aylarının gelmesiyle birlikte güneş gözlüğü kullanımı artarken, uzmanlar vatandaşları sahte ve kalitesiz gözlükler konusunda uyarıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Göz sağlığını korumak yerine ciddi zararlara yol açabilecek bijuteriden alınan güneş gözlükleri, uzmanlara göre kalıcı hasarlara neden olabiliyor. Van'da faaliyet gösteren optisyenler, güneş gözlüğü alırken dikkat edilmesi gereken en önemli unsurun ultraviyole (UV) koruması olduğunu vurguluyor. Optik mağazalarında satılan onaylı ve belgeli ürünlerin, gözleri zararlı güneş ışınlarından koruyabildiği belirtiliyor. Ancak sokak aralarında ya da bijuteri tezgâhlarında satılan gözlüklerin bu korumayı sağlamadığına dikkat çekiliyor.<br />
Konuya ilişkin konuşan Optisyen Geylani Tuğrul, yaz sezonun başlamasıyla birlikte güneş gözlüğü kullanımının da artığını belirtti. Vatandaşın güneşin zararlı ışınlarına karşı göz sağlığını koruyabilmesi için doğru gözlük tercihinde bulunmalarının önem taşıdığını ifade eden Tuğrul, "Bu noktada en hassasiyetle altını çizdiğimiz konu, güneş gözlüğünün mutlaka bir optik müesseseden temin edilmesi gerektiğidir. Optik mağazaları dışında satılan gözlüklerin koruyuculuğu konusunda ciddi belirsizlikler söz konusudur. Bu ürünlerin nereden geldiği, hangi hammaddeden üretildiği ve sağlık açısından ne derece güvenli olduğu bilinmemektedir. Bu nedenle, güneş gözlüğü alırken vatandaşlarımızın dikkat etmesi gereken bir diğer önemli unsurlardan biri de UV (ultraviyole) filtresine sahip olmasıdır. UV filtreli güneş gözlükleri, göz sağlığını korumada en etkili özelliğe sahiptir" dedi.<br />
<br />
<strong>"Yüz şekline uygun çerçeve tercih edilmeli"</strong><br />
<br />
Gözlük seçiminde bir diğer önemli konunun ise çerçeve seçimi olduğunu dile getiren Tuğrul, "Vatandaşlarımızın yüz şekline uygun çerçeve tercih etmeleri estetik görünüm kadar konfor açısından da önemlidir. Bu konuda optik müesseselerde görevli uzmanlardan destek almalarını öneriyoruz. Ayrıca, özellikle uzun yol şoförleri ve sporla ilgilenen bireyler için polarize kaplamalı güneş gözlükleri tavsiyemizdir. Bu gözlükler yansıma ve parlamaları önleyerek daha net bir görüş sağlar ve konforlu bir kullanım sunar. Gümüşçü, bijuteri veya diğer mağazalarda satılan gözlükler sağlık açısından güvenli değildir. Vatandaşlarımızın göz sağlığını riske atmamak için bu konuya özellikle dikkat etmeleri gerekmektedir" diye konuştu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/optisyenlerden-sahte-gunes-gozlugu-uyarisi</guid>
      <pubDate>Thu, 01 May 2025 15:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/05/o-p-t-i-s-y-o-n-n-n.jpg" type="image/jpeg" length="70713"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çocuklarda bu belirtilere dikkat]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/cocuklarda-bu-belirtilere-dikkat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/cocuklarda-bu-belirtilere-dikkat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı bünyesinde hasta kabulüne başlayan Dr. Öğretim Üyesi Fatih Karagözlü, çocuk kardiyolojisi hakkında bilgi verdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p><br />
Çocuk kardiyolojisinin doğum öncesi (fetal dönem) dahil olmak üzere yenidoğan, bebek, çocuk ve ergenlik dönemindeki (0–18 yaş) bireylerin kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarının tanı, tedavi ve takibi ile ilgilenen bilim dalı olduğunu bildiren Dr. Karagözlü, "Çocuklarda doğuştan ve sonradan gelişen kalp hastalıkları görülebilmektedir. Doğuştan kalp hastalıkları her bin canlı doğumda yaklaşık 8–10 bebekte görülür. Bu oran, doğumsal anomaliler arasında en sık rastlanan gruplardan biridir. Anne veya babada doğuştan kalp hastalığı tanısı varsa bu risk yaklaşık 2,5 kat artmaktadır" dedi.<br />
<br />
<strong>Bu belirtilere dikkat</strong><br />
<br />
Çocuklarda kalp hastalığından şüphelendirecek belirtiler hakkında bilgi veren Karagözlü açıklamasında, "Bu belirtiler; hızlı nefes alma, zorlanarak solunum, beslenme güçlüğü, emmeme, morarma (özellikle dudaklarda ve tırnaklarda), sık akciğer enfeksiyonu geçirme, bayılma veya çarpıntı atakları, göğüs ağrısı (özellikle eforla ilişkili), gelişme geriliği ve egzersiz intoleransıdır. Bu belirtilerden birinin ya da birkaçının olması, ailede doğuştan kalp hastalığı veya ani ölüm öyküsü bulunması, yenidoğan taramasında üfürüm duyulması ya da yenidoğan taramasından geçememesi, elektrokardiyografi (EKG) veya telekardiyografi gibi testlerde anormallik durumunda çocuk kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir" ifadelerine yer verdi.<br />
Çocuk Kardiyoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Karagözlü, Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniği bünyesinde EKG, EKO, holter monitorizasyon (24 saatlik ritim takibi) ve efor testi tetkiklerinin yapılabildiği bilgisini de paylaştı.<br />
<br />
<strong>Sağlık kontrollerini ihmal etmeyin</strong><br />
<br />
Bazı doğumsal kalp hastalıkları önlenemese de, edinsel kalp hastalıklarının büyük ölçüde önlenebilir ve zamanında tanı ile tedavi edilebilir olduğunun altını çizen Karagözlü, "Ailelerin bu konularda yapabilecekleri; gebelik öncesi ve sırasında düzenli sağlık kontrolleri, gebelikte enfeksiyonlardan korunma, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz alışkanlığı kazandırılması, sigara dumanı ve zararlı maddelerden çocukların uzak tutulması, aşıların tam yapılması (özellikle kızamık, grip gibi enfeksiyonlardan koruma), ailede ani ölüm öyküsü ya da sağırlık öyküsü varsa erken dönemde kardiyolojik tarama yapılmasıdır" şeklinde açıklamasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/cocuklarda-bu-belirtilere-dikkat</guid>
      <pubDate>Thu, 01 May 2025 13:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/05/c-c-o-u-k-b-e-l-i-r-t-i.jpg" type="image/jpeg" length="21948"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Uzmanından uyarı: "Bahar yorgunluğu alerjik hastalıkların belirtisi"]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmanindan-uyari-bahar-yorgunlugu-alerjik-hastaliklarin-belirtisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmanindan-uyari-bahar-yorgunlugu-alerjik-hastaliklarin-belirtisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Havaların ısınmasıyla birlikte ortaya çıkan bahar yorgunluğu, günlük yaşamı olumsuz etkiliyor. Alerjik rahatsızlığı olan ve 65 yaş üstü kişilerde bu belirti daha sık görülüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><br />
Bilkent Şehir Hastanesi'nde görev yapan Prof. Dr. Şadan Soyyiğit, İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabirine yaptığı açıklamada, bahar yorgunluğunun halsizlik, yorgunluk, sabah uyanamama gibi belirtilerle kendini gösterdiğini anlattı.<br />
<strong>"65 yaş üstü kişiler daha fazla etkileniyor"</strong><br />
Günümüzde küresel iklim değişikliği ile birlikte bahar yorgunluğunun daha fazla hissedildiğini belirten Soyyiğit, "Önceden kıştan ilkbahara geçerken biz ilkbaharı görebiliyorduk ya da yaza geçiş ama mevsimler arası da aslında farklı sıcaklıklar ve farklı iklim olayları yaşıyoruz. O yüzden biraz daha bahar yorgunluğunu uzun süre üzerimizden atamıyoruz. Ama klasik olarak Şubat'ta başlayıp Haziran'a doğru havalar ısındıkça bahar yorgunluğu nispeten sıcaklıklara alışmakla birlikte azalıyor" dedi. Soyyiğit, sadece hava değişiminin bir etken olmadığını aktararak "Yaş da burada en önemli faktör. Tabii yaşlı kişiler daha çok etkileniyorlar, 65 yaş üstü bahar yorgunluğundan. Ek hastalıkları varsa tabii ki pek çok faktör etkileyebiliyor" şeklinde konuştu.<br />
<strong>"Hava koşullarına uygun giyinilmeli"</strong><br />
Kişilerin vücut ısılarını iyi korumaları gerektiğine dikkati çeken Soyyiğit, "Hava değişiklikleri için tabii ki sabah hava daha serin, öğlene doğru daha sıcak. Akşam birden de serinliyor. O yüzden hava koşullarında adapte olmayı sağlayacak giysiler, özellikle bir gömlek belki hırka almaları, sıcak olduğunda çıkarmaları gibi önlemler alınması gerekiyor" ifadelerini kullandı.<br />
<strong>"O mevsime ait meyve ve sebzeler tüketilmeli"</strong><br />
Soyyiğit, bahar yorgunluğundan kaçınmak için neler yapılması gerektiğini söyleyerek, "Beslenme çok önemli. Çok çeşitli beslenmeye yer vermeleri gerekiyor. Özellikle karbonhidrattan, zengin diyetten kaçınmaları gerekiyor. O mevsime ait meyve ve sebzeleri tüketmeleri, bol su içmeleri, yürüyüş yapmaları büyük önem taşıyor" diye konuştu. Bahar yorgunluğunun insan hayatını olumsuz etkilediğini dile getiren Soyyiğit, "Sabah yataktan kalkmak, uyku hali gerçekten bahar yorgunluğunu mevsim geçişlerinde zorlayabiliyor. O yüzden uyku düzenine de dikkat etmek en önemlisi bu dönemde. adaptasyonda zorluk yaşıyorsunuz" değerlendirmesinde bulundu.<br />
<strong>"Polen alerjisi bahar yorgunluğunun en önemli sebeplerinden birisi"</strong><br />
Alerjik hastaları olan kişilerde daha yoğun görüldüğünün altını çizen Soyyiğit, şunları kaydetti:<br />
Aslında bahar yorgunluğu alerjik hastalıkların bir belirtisi. Bahar yorgunluğu alerjik hastalıklar dışında da gelişebilir. Ama bahar yorgunluğunu alerjik hastalıklar olan, özellikle polen alerjisi olan kişiler çok yoğun yaşıyor. Çünkü birdenbire ağaçların çiçek açması, havaların ısınması, polenlerin uçuşmasıyla birlikte çok yoğun şikayetleri başlıyor. Bir kere burunları akıyor, hapşırıyorlar, burunları kaşınıyor, gözleri kaşınıyor. Yani bir de eşlik eden astımları varsa nefes darlığı atakları yaşıyorlar. Gece burnu tıkanık uyumaya başlıyorlar. Polen alerjisi de biz bunu daha yoğun görüyoruz hastalarımızda. Çünkü yaşam kaliteleri o kadar bozuluyor ki, günlük yaşamına devam edemiyorlar, dışarı çıkamaz hale geliyorlar. Polen alerjisi bahar yorgunluğunun en önemli sebeplerinden birisi."</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/uzmanindan-uyari-bahar-yorgunlugu-alerjik-hastaliklarin-belirtisi</guid>
      <pubDate>Sat, 26 Apr 2025 12:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/04/b-a-h-a-r-y-o-r-g-u-n-l-u-g-u-a-l-e-r-j-i-k-l-h-j-a-s-t-a-l-i-k-l-a-r-i-n-u.jpg" type="image/jpeg" length="55716"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vitaminler fazla alındığına cinsel isteksizlik olabilir!]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/vitaminler-fazla-alindigina-cinsel-isteksizlik-olabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/vitaminler-fazla-alindigina-cinsel-isteksizlik-olabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Güven Koç, vitamin takviyeleri hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>Gereksiz vitamin takviyesi kullanımının bireyin sağlığını olumsuz etkileyebileceğini belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Güven Koç, "B grupları yüksek dozlarda alınırsa zehirlenme semptomları kişide gözlemlenebilir. Bu belirtiler arasında gözde ışık hassasiyeti, ishal, kalp çarpıntısı, cilt problemleri, baş ağrısı gelişebilir. C grubunun yüksek dozda alınması ise demir düzeyinin kanda yükselmesine neden olabilir. Ayrıca böbrek taşı oluşma riski artabilir ve enzim eksikliği yaşayan kişilerde kan hücreleri parçalanmaya başlayabilir" dedi.<br />
<br />
Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi'nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Güven Koç, vitamin takviyeleri hakkında açıklamalarda bulundu. Vitaminlerin vücudumuzda gerçekleşen tüm işlemlerde anahtar rol oynayan, vücutta bir oranda sentezlenmeyen, yaşam için gerekli, çok küçük miktarlarıyla hücre metabolizmasında önemli tepkimeleri uyaran organik bileşikler olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Koç, "Vitaminlerin çoğu, vücut tarafından yapılamadığı için tükettiğimiz besinlerle alınması gerekmektedir. Yeterli ve dengeli bir beslenmeyle vücudun vitamin ihtiyacı çoğunlukla karşılanabilir. Ancak gebelik, yaşlılık gibi bazı fizyolojik durumlarda, bazı çevresel faktörlerle, bazı hastalıklar veya ilaç tedavisi durumlarında vitamin ihtiyacı artabilir. Bu durumlarda vitamin takviyesi gerekebilir" diye konuştu.<br />
<br />
<strong>"Doktor kontrolünde ek vitamin alınmalı"</strong><br />
Hangi durumlarda vitamin takviyesi alınması gerektiğini anlatan Uzm. Dr. Koç, "Sağlıklı bireylerin gıdalarına ek olarak vitamin almalarına gerek yoktur. Kişinin vitamin eksikliği varsa isteğine bağlı olarak değil doktor kontrolünde ek vitaminleri alması gerekmektedir. Bu yüzden besin gruplarının dengeli olarak vitamin kayıplarına neden olmadan tüketilmesi önemlidir. Kronik hastalıklar gibi durumlarda, vitaminlerin bağırsaklardan emiliminin bozulduğu durumlarda, yaşamın sağlıklı sürdürülmesi açısından vitamin takviyelerinin alınması gerekmektedir" şeklinde konuştu.<br />
<br />
<strong>"Vücuda zarar verebilir"</strong><br />
Bilinçsiz vitamin takviyesi kullanımının olumsuz etkileri hakkında bilgi veren Uzm. Dr. Koç, "Vitaminler vücutta büyük oranda üretilemediğinden besinlerle alınması gerekir, eğer besinlerle alınmasında sorun varsa veya besinlerle alınmasına rağmen vücutta emilemiyorsa dışarıdan ama doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Doktor kontrolü olmadan, hastanın kontrolsüz vitamin kullanması özellikle yağda eriyen D vitamini, A vitamini gibi hormonların toksik seviyelere çıkmalarına ve vücuda zarar vermelerine sebep olabilmektedir" dedi.<br />
<br />
<strong>"Vitamin takviyeleri kullanımı nitelikli çalışanlarda daha fazla"</strong><br />
İstatistiki verilerden bahseden Uzm. Dr. Koç, "Araştırmalara göre gıda takviyesi kullanım oranı kadınlarda yüzde 18, 18-34 yaş grubundaki gençlerde yüzde 15, bekârlarda yüzde 33, üniversite mezunlarında yüzde 23'tür. Nitelikli işlerde ve profesyonel mesleklerde çalışanlarda kullanım oranı ortalamadan yüksektir. Bu oranlar diğer ilaç gruplarına göre oldukça yüksektir. Bunun büyük bir oranı gerekli olmadan kontrolsüz kullanıma bağlıdır" açıklamasında bulundu.<br />
<br />
<strong>"Vitaminler fazla alındığında yan etkiler görülebilir"</strong><br />
Vitamin takviyelerinin vücuda gereğinden fazla alınmasının, bazı yan etkiler oluşturabileceğine dikkat çeken Uzm. Dr. Koç, şu bilgileri paylaştı: "Suda çözünen B ve C vitamini fazlalığı, genelde vücutta böbrek yolundan çabuk atıldıklarından büyük yan etkiler oluşturmaz. B grupları yüksek dozlarda alınırsa zehirlenme semptomları kişide gözlemlenebilir. Bu belirtiler arasında gözde ışık hassasiyeti, ishal, kalp çarpıntısı, cilt problemleri, baş ağrısı gelişebilir. C grubunun yüksek dozda alınması, demir düzeyinin kanda yükselmesine neden olabilir. Ayrıca böbrek taşı oluşma riski artabilir ve enzim eksikliği yaşayan kişilerde kan hücreleri parçalanmaya başlayabilir. Yağda eriyen D vitamininin fazla alınması, kanda kalsiyum birikmesine neden olur. Bu durum da böbrek taşına, damar problemlerine, kalp ve böbrek yetmezliğine sebebiyet verebilir. Fazla alıma bağlı toksisitesinin oluşması için 1-2 ay boyunca 10.000 IU'den fazla alınması gerekir. Kişide kronik toksisite varsa&nbsp;cinsel&nbsp;isteksizlik, kemik ağrısı, gözde kızarıklık ve ışığa hassasiyet, psikolojik problemler görülebilir. A vitamininin fazla alınması durumunda da, kısa vadeli dudak ve ellerde soyulma, aşırı cilt kuruluğu, karaciğer ve dalak büyümesi, kemik ağrıları kan basıncının yükselmesi, görme bozukluğu, baş dönmesi ya da ağrısı oluşturabilir. E vitaminin fazla alımı ise kanın pıhtılaşmasını azaltabilir ve kanamalara neden olabilir. Tam tersi K vitaminin fazla alınması da kan pıhtılaşmasını artırabilir."<br />
<br />
<strong>"Takviyelerin doğru kullanımı önemli"</strong><br />
Takviyelerin doğru ve akılcı kullanımının nasıl olması gerektiğini açıklayan Uzm. Dr. Koç, "Herhangi bir takviyeye başlamadan önce mutlaka vücuttaki düzeyi ölçülmeli, eksikliğinde doktor kontrolünde kullanılmaya başlanmalıdır. Vitamin ve minerallerin hem birbirleriyle hem de kullanılan ilaçlarla etkileşimi göz önünde bulundurulmalıdır. Güvenilir ürün kullanımı açısından, mutlaka Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından onaylı ürünler kullanılmalıdır. D ve K vitaminin birlikte alınması, kemiğe kalsiyum girebilmesini artırabilir, dolayısıyla D vitaminin etkisini artırabilir. Yağda eriyen A, D, K ve E vitaminleri tok karnına alınması gerekirken, suda eriyen B ve C vitaminlerinin bol su ile günün erken saatlerinde alınması uygun olacaktır. Demir preparatlarının C vitamini ile beraber alınması durumunda, demir emilimi artacaktır. A ve E grubu ürün içeriklerinin K grubu ile aynı gün alınması ise çok tavsiye edilmez" dedi.<br />
<br />
<strong>"C ve D vitamini aynı anda alınmamalı"</strong><br />
C ve D vitaminin aynı anda alınmaması uyarısında bulunan Uzm. Dr. Koç, "Bu iki grubun vücutta faydaları zıt yönlüdür. C grubunun suda çözünen ve kanı sulandıran özelliği vardır. Diğer yandan D grubunun ise kalsiyum birikimini kanda artırdığı için pıhtılaşmayı artıran yönü vardır. Bu yüzden bu iki grubun aynı anda alınması önerilmezken, en az 3-4 saat zaman farkı bırakılması tavsiye edilir" ifadelerini kullandı.<br />
<br />
<strong>"Doktor kontrolünde takip edilmelidir"</strong><br />
Vitamin takviyelerinin hekim kontrolü olmadan kullanılmaması gerektiğinin altını çizen Uzm. Dr. Koç, "Gelişen toplumlarda sanayileşmenin de etkisiyle toprağın verimsizleşmesi beslenme ile karşılanan vitamin ve minerallerin yetersizliklerine neden olmaktadır. Dolayısıyla, çocukluk, yaşlılık, gebelik gibi fizyolojik durumlarda ve bazı kronik hastalıklarda vitamin takviyelerinin alınması gerekebilmektedir. Fakat bunun doktor kontrolünde ve kan seviyelerinin belli aralıklarla takip edilerek yapılması gerekmektedir" dedi.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/vitaminler-fazla-alindigina-cinsel-isteksizlik-olabilir</guid>
      <pubDate>Sat, 26 Apr 2025 09:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/04/cinsel-istegi.jpg" type="image/jpeg" length="10084"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sivrisinek ısırığı ile gelen tehlike]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/sivrisinek-isirigi-ile-gelen-tehlike</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/sivrisinek-isirigi-ile-gelen-tehlike" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nevin İnce, ülkemizde bazı ithal vakaların hala görülebildiğine dikkat çekerek sıtmanın tedavi edilmediğinde ciddi ve hatta ölümcül sonuçlara yol açabileceğini söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Doç. Dr. Nevin İnce; sıtmanın, sivrisinek ısırığıyla bulaşan bir hastalık olduğu bilgisini verdi. En yaygın olarak Anofel türü dişi sivrisinekler aracılığıyla insanlara bulaştığını ifade eden İnce, "Sıtma özellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde (Afrika, Güney Asya, Güney Amerika) yaygındır. Hastalar sıklıkla yüksek ateş, titreme, terleme, baş ağrısı, kas ağrıları, bulantı, kusma, halsizlik vb. belirtiler ile başvururlar. Belirtiler genellikle enfekte sivrisinek ısırığından birkaç gün ila birkaç hafta sonra başlar" dedi.</p>

<p><strong>"En yaygın bulaşma şekli, sivrisinek ısırığı"</strong></p>

<p>Sıtma hastalığının en yaygın bulaşma şeklinin sivrisinek ısırığı olduğu yineleyen Nevin İnce, enfekte kanın nakli ya da steril olmayan iğnelerin kullanımı ve nadir de olsa sıtmalı bir annenin doğum sırasında paraziti bebeğe geçirme riski olduğunu kaydetti. Sıtmanın belirtilerinin, genellikle enfekte sivrisinek ısırığından 7-30 gün sonra ortaya çıktığını söyleyen İnce, "Belirtiler arasında ateş, titreme ve üşüme atakları, terleme, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, yorgunluk, halsizlik, bulantı, kusma, ishal, arın ağrısı, kansızlık, sarılık, nöbetler vardır" ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>"Erken tanı hayat kurtarıcıdır"</strong></p>

<p>Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nevin İnce, "Son haftalarda sıtmanın yaygın olduğu bir bölgeye (Afrika, Güneydoğu Asya, Orta ve Güney Amerika gibi) seyahat edilmişse, yüksek ateş, titreme ve halsizlik belirtileriniz varsa, ateşle birlikte şiddetli baş ağrısı, bilinç değişikliği, nöbet, nefes darlığı ya da sürekli kusma varsa, tedaviye rağmen belirtiler devam ediyor ya da kötüleşiyorsa mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Erken tanı hayat kurtarıcıdır. Bu nedenle sıtmanın yaygın olduğu bölgelere seyahat eden kişilerin, dönüş sonrası herhangi bir hastalık belirtisi gösterdiklerinde gecikmeden doktora başvurmaları çok önemlidir" şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>"En riskli gruplar"</strong></p>

<p>Sıtmanın (malarya), tedavi edilmediğinde ciddi ve hatta ölümcül sonuçlara yol açabilen bir hastalık olduğunun altını çizen Doç. Dr. Nevin İnce, "Tedavi edilmediği takdirde parazitler kırmızı kan hücrelerini tahrip eder. Bu da ciddi düzeyde kansızlığa yol açar. Anemi; halsizlik, baş dönmesi, nefes darlığı gibi semptomlara neden olabilir. Özellikle Plasmodium falciparum türünün neden olduğu durumda, parazitler beyin damarlarını tıkayarak ensefalopatiye yol açabilir. Bu, nöbetler, bilinç kaybı, komaya girme ve ölümle sonuçlanabilir. Karaciğer ve dalak büyümesi, karaciğer yetmezliği, akut böbrek yetmezliği neden olabilir. Akciğerlerde sıvı birikimi (pulmoner ödem) gelişebilir. Bu durum, ciddi solunum sıkıntısına yol açar. Özellikle hamilelerde ve çocuklarda ciddi kan şekeri düşüklüğü görülebilir. Şuur kaybı ve nöbetlerle seyredebilir. Hamilelerde düşük, erken doğum, düşük doğum ağırlığı, anne ölüm riski gelişebilir. Tedavi edilmediği takdirde özellikle Plasmodium falciparum kaynaklı sıtma hızla ilerleyerek ölüme neden olabilir. En riskli gruplar; çocuklar, hamile kadınlar ve bağışıklığı zayıf bireylerdir" ifadelerine yer verdi.</p>

<p><strong>"Ülkemizde bazı ithal vakalar hala görülmektedir"</strong></p>

<p>Sıtmanın, Türkiye’de geçmişte daha yaygın olmakla birlikte, günümüzde nadir görülen bir hastalık olduğu bilgisini paylaşan Doç. Dr. İnce, "Özellikle 2000’li yıllardan itibaren alınan sağlık önlemleri, vektör kontrol programları ve ilaç tedavileri sayesinde sıtmanın yerli bulaşı büyük oranda kontrol altına alınmıştır. Ülkemizde sıtma, geçmişte en çok Güneydoğu Anadolu Bölgesi (özellikle Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır) ve Çukurova gibi sıcak ve nemli bölgelerde görülüyordu. Türkiye’de yerli sıtma vakaları neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Ancak bazı ithal vakalar hala görülmektedir. İthal vakalar genellikle Afrika, Güney Asya veya Orta Doğu ülkelerinden gelen işçiler ya da seyahat eden kişilerde rastlanabilir" dedi.</p>

<p>İklim, sivrisinek varlığı, yetersiz sağlık hizmetleri, göç ve seyahat, su birikintileri ve çevresel şartların sıtmanın yayılmasına neden olan faktörler arasında sıralayan Doç. Dr. İnce, "Sıtmadan korunmak için geliştirilen aşılar mevcuttur, ancak henüz tüm dünyada yaygın şekilde kullanılmaya başlanmamıştır. Son yıllarda sıtma aşısı konusunda önemli ilerlemeler kaydedildi" dedi.</p>

<p><strong>"Popülasyonunu azaltmak, sıtmanın yayılmasını ciddi oranda azaltır"</strong></p>

<p>Sıtmanın bulaşmasını engellemek için alınması gereken genel önlemler hakkında bilgi veren Doç. Dr. İnce, "Anofel sivrisineklerinin ürediği alanlar (bataklık, durgun sular) kurutulmalı veya ilaçlanmalı. Larvasit uygulamaları ile sivrisinek larvaları yok edilmelidir. Sivrisinek popülasyonunu azaltmak, sıtmanın yayılmasını ciddi oranda azaltır. Sıtma taşıyan kişilere erken teşhis ve etkili tedavi uygulanarak bulaş zinciri kırılır. Gerekirse temaslı kişilere koruyucu ilaçlar verilir. Riskli bölgelerde yaşayanlara sivrisinekten korunma yolları öğretilmeli. Belirtiler hakkında farkındalık artırılmalıdır" tavsiyelerinde bulundu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sivrisinek ısırıklarından korunmak için alınacak önlemler</strong></p>

<p>Sivrisinek ısırıklarından korunmak için tavsiyelerine devam eden Doç. Dr. İnce, "Cibinlik kullanın. Pencerelere sineklik takın veya akşamları kapalı tutun. Sivrisinek kovucu spreyler ve losyonlar kullanın. Uzun kollu, açık renkli giysiler giyin. Akşam saatlerinde dışarıda bulunmamaya özen gösterin. Yüksek riskli ülkelere gidecek olanlar, seyahat öncesi doktor kontrolünde koruyucu ilaç kullanmaya başlayabilir. Bu ilaçlar, seyahatten önce başlanır ve döndükten sonra bir süre daha kullanılır. Şu anda yaygın değil, ama Afrika’da bazı çocuklara sıtma aşıları uygulanıyor. İlerleyen yıllarda yaygınlaşırsa bireysel koruma için önemli bir araç olabilir" şeklinde açıklamasını tamamladı.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/sivrisinek-isirigi-ile-gelen-tehlike</guid>
      <pubDate>Sat, 26 Apr 2025 09:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/04/sivrisinek-isirigi.jpg" type="image/jpeg" length="60672"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ebeler Haftası çeşitli etkinliklerle kutlandı]]></title>
      <link>https://www.yeniadimgazetesi.com/ebeler-haftasi-cesitli-etkinliklerle-kutlandi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.yeniadimgazetesi.com/ebeler-haftasi-cesitli-etkinliklerle-kutlandi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Her yıl 21-28 Nisan tarihleri arasında kutlanan Ebeler Haftası, Zonguldak’ta da çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>&nbsp;Zonguldak İl Sağlık Müdürü Uzmanı Doktor Ertuğrul Güner &nbsp;her yıl 21-28 Nisan tarihleri arasında kutlanan Ebeler Haftası ile ilgili açıklama yaptı.<br />
İl genelinde düzenlenen Ebeler haftası etkinlikleri kapsamında bir açıklama yapan &nbsp;Zonguldak İl Sağlık Müdürü Uzman Doktor Ertuğrul Güner Ebeler doğumun mucizesine eşlik eden, anneye rehberlik eden bebekle ilgili ilk teması sağlayan kahramanlarımızdır” diyerek şu ifadelere yer verdi;</p>

<p>“Ebeler doğumun mucizesine eşlik eden, anneye rehberlik eden bebekle ilgili ilk teması sağlayan kahramanlarımızdır. Ebe ve gebe arasındaki güçlü bağ, doğumun hem daha sağlıklı hem de daha huzurlu geçmesini sağlıyor. Anne ve bebek için en doğal olan doğum şekli normal doğumdur. Bu süreçte gerçekleşen tensel temas, anne ile bebek arasında güçlü bir bağ kurulmasına olanak tanır. Doğum sonrası toparlanma süreci hem anne hem bebek için çok daha hızlıdır. Aynı zamanda bebeğin bağışıklık sistemi daha erken ve güçlü bir şekilde gelişmeye başlar. Bu da onu hastalıklara karşı daha dirençli hale getirir” dedi.</p>

<p><br />
<strong>NORMAL DOĞUM TAVSİYE EDİLİYOR</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><br />
Sezeryan doğumun &nbsp;sadece tıbbı zorunluluk halinde yapılması gerektiğini belirten Güner sözlerini şöyle sürdürdü” Sezaryen bir cerrahi müdahaledir, iyileşme süreci uzundur ve bazı komplikasyon riskleri taşır. Bu nedenle doğal ve sağlıklı olan, tıbbi zorunluluk yoksa her zaman normal doğumdur. Normal doğumun teşvikinde ebelerin rolü büyüktür. Ebeler, normal doğumun anne ve bebek sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini anne adaylarına anlatarak bu süreci teşvik eder. Müdürlüğümüz anne ve bebek sağlığına verdiği önemin bir göstergesi olarak normal doğumu destekleyen rehberlik çalışmalarına ağırlık vermektedir. Ebeler yalnızca doğum anında değil, doğum sonrasında da annelerin yanında olmaya devam etmektedir. Özellikle emzirme danışmanlığı ve bebek bakımında verdikleri destek annelere güven sağlamaktadır. Sağlık Bakanlığı’nın öncülüğünde uygulamaya alınan “Her Gebeye Bir Ebe” projesi Zonguldak’ta başarıyla uygulanmaya devam ediyor. Her gebe, gebeliği boyunca aynı ebe tarafından birebir takip edilerek bilgilendirme, kontrol ve doğuma hazırlık süreçlerinde kesintisiz desteklenmektedir. Zonguldak genelindeki hastanelerimizde, İlçe Sağlık Müdürlükleri ve Toplum Sağlığı Merkezlerimizde faaliyet gösteren Gebe Okulları, anne adaylarına doğum öncesi ve sonrası dönemlerde ihtiyaç duyacakları bilgileri sistemli bir şekilde sunmaktadır. “Dünyanın en eski ve kutsal mesleklerinden olan Ebelik Mesleği, annelerin doğum sürecinde yol arkadaşı ve bebeğin hayatının başlangıcındaki ilk güven duygusudur.” dedi.&nbsp;</p>

<p><img height="720" src="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/04/whatsapp-image-2025-04-25-at-130709.jpeg" width="1600" /><img height="1066" src="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/04/whatsapp-image-2025-04-25-at-130710-1.jpeg" width="1600" /><img height="1200" src="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/04/whatsapp-image-2025-04-25-at-130711.jpeg" width="1600" /><img height="1600" src="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/04/whatsapp-image-2025-04-25-at-130710.jpeg" width="721" /></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Bülten</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.yeniadimgazetesi.com/ebeler-haftasi-cesitli-etkinliklerle-kutlandi</guid>
      <pubDate>Fri, 25 Apr 2025 13:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://yeniadimgazetesicom.teimg.com/crop/1280x720/yeniadimgazetesi-com/uploads/2025/04/ebeler-haftasi-kutlandi.jpg" type="image/jpeg" length="10784"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
