Eğer sosyal medya olmasa “ savaş baltalarını çıkaralım” diyenleri tanıyamayacağız. Bazı televizyon kanallarında da benzer tiplerin ! “ hadi biraz savaşalım” mealindeki açıklamalarını dehşetle ve ibretle takip ediyorum. Oturduğu klimalı stüdyoda savaş isterken o kadar delikanlı o kadar yürekli görünüyorlar ki sanırsın bıraksan Kudüs’e İSLAM sancağını tek başına takacak kadar YİĞİT ve gözüpek. Fakat o cevvallik yalnızca stüdyo sınırları içinde kalıyor, otoparka inip de az yüksek bir egzoz sesi duysa altına kaçıracak adamlar bunlar. Ama savaş için hevesli görünmek neyin efeliği ise çok kolay bir yaklaşım sergiliyor bu yiğit vatan evlatları.
Oysa bu toprakların en büyük DEVLET AKLI şunu demiştir; “ Yurtta SULH, Cihanda SULH” . Savaşın kazanan tarafı kağıt üzerinde olur yoksa savaşmış toplumların geçirdiği travma öyle kağıt üzerinden atılacak gibi durmamıştır tarih boyu. Osmanlı topraklarını paramparça paylaştıran 1. Dünya savaşı sonucu değil midir? Bir ülke halkı topluca ya İstiklal ya ölüm noktasına keyfe kederden mi gelmiştir? Kapına dayanmış yabancı askerlerin postallarını tutup atmak çok mu kolay yaşanmıştır, kaç ocak sönmüş kaç aile yok olmuştur, çetele tutan var mı? Oturduğun yerden atmak ne havalı ne kolay ! Savaş tamtamcılarının bir çoğunun askerlik yapmamış olduğunu tahmin ediyorum. Zira askerlikte öğretilen şey öncelikle vatan savunmasıdır.
Savaş hangi amaçla olursa olsun bir ülke için en büyük felaketlerden biri olarak o topluma büyük bedeller ödetir. Elbette bu “kapına dayanmış düşman postallarını kabul etmek “anlayışı olarak algılanmamalı. Hiçbir TÜRK vatanını,kentini, evini savunmak için herhangi bir merciden izin beklemez. Elindeki imkanların tamamıyla canını hiçe sayıp o savunmayı yapar, burada en ufak bir tereddüt eden gidip bir kan tahlili yaptırsın. Savaşa karşıyız demek savaştan korkuyoruz demek değildir. Birilerinin şahsi çıkar ve ikballeri için tezgaha gelmeyiz demektir. Yoksa “ her TÜRK asker doğar” sözü bir kent efsanesi değildir.
Eğer çok savaş meraklısı olan varsa Orta Doğu’da 40-50 yıl öncesinin Lübnan’ını bir incelesin. Nasıl güzel bir ülkenin harap oluşuna tanıklık etsinler. Oysa yaşadığı savaşın kendi topraklarının dışında başlamış olmasına rağmen o büyük yıkıcı ateşin o güzelim küçük ülkeyi ne hale getirdiğine bir bakmalılar. İsrail’in karşısında olan Müslüman ülkelerin başlattığı savaşın, Lübnan’ı nasıl yuttuğuna ve perişan ettiğine mantıkla bir izah bulamazsınız. Lübnan demografik yapı olarak bir çok farklı unsurun bir arada olduğu için tamamıyla Müslüman bir ülke bile değildir. Resmi olarak Lübnan da 18 farklı din ve mezhep bulunur. Müslüman/Yahudi savaşında yalnızca sınırında böyle bir savaş yaşandığı için kaçınılmaz bir ateşin içine düşmüştür ( elbette Hizbullah’ın Doğu Beyrut’ta konuşlanmış olmasının payı büyüktür) Peki Lübnan her yönden güçlü bir devlet olabilseydi bu kadar kolay lokma ve hedef olur muydu? Yanıt çok basit; ASLA …
SAVAŞ tacirlerinin ve enerji kaynaklarına ulaşmak için çabalayan TRUMP ve havarilerinin yanarsa yansın denilen coğrafya da güzel ülkemiz nasıl bir yol izlemeli? Şimdiye kadar izlediğimiz ve topraklarımızı o ateşten uzak tutabildiğimiz yol en doğru yoldur. Biz bu çıkar savaşının ne tarafı ne de bedel ödeyeni olmamalıyız. Elbette gönül Müslüman bir ülkeye yapılanlara öfke duyuyor ama devlet aklını muhafaza edip kendi vatanımızı bu badireden uzak tutmalıyız.
Yaklaşan mübarek Ramazan bayramınızı da bugünden en samimi duygularımla kutluyor ve sağlık dolu, huzurlu bir ömür diliyorum. Bu güzel günlerin hatırına Orta Doğu’ya da en çok özlenen şeyin; BARIŞIN bir an önce gelmesini temenni ediyorum.