Zihnimizin içi, dış dünyayı izlediğimiz bir pencere gibidir. O pencerenin camı neyle kaplıysa, dışarıdaki manzarayı da o renkte görürüz. Eğer camı öfkeyle boyamışsak, her hareketi bir tehdit gibi görürüz, her insanı bir düşman olarak algılarız. Aslında hayat bize kendi iç dünyamızın bir aynasını sunar. İçeride neyi büyütüyorsak dışarıda da onu yansıtırız.

Düşünceler, eylemlerimizin ve kelimelerimizin sessiz mimarıdır. Bir arkadaşım vardı; sürekli kocasının kendisini aldatacağını söyler dururdu. Kafasında hikâyeler kurardı. Sonra bu hâli hareketlerine yansıdı. Hem kendini hem eşini huzursuz ederdi. Öfkeyle dolup taşan bir zihin, en masum sohbetlerde bile saldırı arar. Aynı arkadaşım gibi…

Bu kısır döngü güvensizlik için de geçerlidir. “Kimseye güvenilmez” inancını kalbine yerleştiren kişi, etrafındaki herkesi düşman bilir. Birinin samimi bir yardım isteğinde çıkar arar, gösterilen sevgide art niyet arar. Kendini koruyor gibi görünse de aslında onu yalnızlığa iter. Çünkü şüpheyle yaklaştığımız her insan o soğuk enerjiyi hisseder ve zamanla bizden uzaklaşır.

Dostlar, bu kısır döngüyü kırmanın yolu insanları değiştirmek değil, herkesi olduğu gibi kabul etmektir. Dünyayı daha yaşanılabilir ve insanları daha güvenilir kılmanın anahtarı, kendi iç sesimizi sakinleştirmektir. Zihnimizdeki savaş alanını temizleyip oraya öfke ve şüphe yerine anlayış ve açık fikirliliği ektiğimizde, “düşmanlar” azalır. Daha güzel pencerelerden bakabilmek dileğiyle…