Almanya’da göçmenlerin, özellikle de Türkiye kökenli insanların bu ülkenin ekonomik ve toplumsal hayatındaki yeri yeniden tartışılıyor.
Tartışmanın fitilini ise Kuzey Ren-Vestfalya Başbakanı Hendrik Wüst’ün Türkiye ziyareti sırasında Türk işçilerin Almanya’nın savaş sonrası ekonomik kalkınmasına yaptığı katkıya ilişkin sözleri ateşledi. Wüst, Türk kökenli göçmenlerin Almanya’nın ekonomik gelişimindeki rolünü açıkça vurguladı.
Bu sözlere AfD Eş Başkanı Alice Weidel’den gelen tepki ise tartışmayı başka bir boyuta taşıdı.
Burada artık sadece bir siyasi görüş ayrılığından değil, Almanya’nın yakın tarihine nasıl bakılması gerektiğinden söz ediyoruz.
TARİHİ KİM, NASIL ANLATACAK?
1961 yılı, Almanya ile Türkiye arasındaki göç tarihinde bir dönüm noktasıydı.
30 Ekim 1961’de imzalanan İş Gücü Anlaşması ile Türkiye’den Almanya’ya iş gücü göçünün önü açıldı. Sonraki yıllarda yaklaşık 870 bin Türk işçi Almanya’ya geldi.
Bu insanlar Almanya’ya turistik gezi için gelmedi.
Fabrikalarda, madenlerde, üretim tesislerinde ve ağır çalışma koşullarının bulunduğu sektörlerde görev yaptılar. Çünkü Almanya, ekonomik büyümenin yarattığı ciddi iş gücü ihtiyacını karşılamak amacıyla yabancı iş gücüne yönelmişti.
Dolayısıyla bugün yapılması gereken, tarihi sloganlarla değil, belgelerle konuşmaktır.
Evet, Almanya’nın ekonomik yükselişi Türk işçilerin gelişinden önce başlamıştı. “Wirtschaftswunder” olarak adlandırılan ekonomik büyümenin önemli temelleri 1950’lerde atılmıştı.
Ama 1960’lı yıllarda ortaya çıkan iş gücü ihtiyacında Türkiye’den gelen işçilerin önemli bir rol oynadığı da tarihsel bir gerçektir.
Bu iki gerçeği aynı anda söylemek mümkündür.
MESELE YALNIZCA GEÇMİŞ DEĞİL
Bugün Almanya’da yaşayan milyonlarca insanın aile hikâyesi bu tarihin bir parçasıdır.
İlk kuşak geldi, çalıştı, para gönderdi, aile kurdu. Çocukları Almanya’da büyüdü. Torunları bugün öğretmen, doktor, mühendis, polis, akademisyen, sanatçı, gazeteci, girişimci ve siyasetçi olarak bu ülkenin her alanında yer alıyor.
Türkiye kökenli insanların Almanya’nın toplumsal, kültürel ve ekonomik hayatına yaptığı katkı, artık yalnızca geçmişe ait bir hikâye değildir.
Bugünün Almanya’sının da bir parçasıdır.
Dolayısıyla bugün bir siyasetçinin milyonlarca insanın aile geçmişini küçümseyen veya yok sayan bir söylem kullanması, yalnızca geçmişe ilişkin bir tartışma değildir.
Bugünün Almanya’sına ilişkin bir tartışmadır.
PEKİ STK’LAR NEREDE?
Bence asıl üzerinde durulması gereken soru tam da burada başlıyor.
Almanya’da Türkiye kökenli toplum adına konuşan çok sayıda dernek, federasyon ve sivil toplum kuruluşu bulunuyor.
Peki böylesine önemli bir tartışmada bu kuruluşların sesi neden daha fazla duyulmuyor?
Elbette her STK’nın aynı açıklamayı yapması veya aynı siyasi pozisyonu benimsemesi beklenemez. Sivil toplumun doğası zaten farklı görüşlerin varlığıdır.
Ancak tarihsel gerçeklerin çarpıtıldığı düşünülen durumlarda, toplumun temsil iddiasındaki kuruluşların belgelerle, sakin ama güçlü bir şekilde ortaya çıkması önemlidir.
Çünkü mesele yalnızca bir siyasetçiye cevap vermek değildir.
Mesele, ikinci ve üçüncü kuşakların yaşadığı ülkenin tarihinin nasıl anlatılacağıdır.
SESSİZLİK GERÇEKTEN ÇÖZÜM MÜ?
Almanya’daki Türkiye kökenli toplum artık yalnızca “misafir işçilerinin çocukları” olarak tanımlanabilecek bir topluluk değil.
Bu insanlar Almanya’nın parçası.
Vergisini ödeyen, iş kuran, istihdam yaratan, seçimlerde oy kullanan, üniversitelerde okuyan, fabrikalarda çalışan ve bu ülkenin geleceğinde söz sahibi olan milyonlarca insan var.
Bu nedenle tarih tartışmalarında kullanılan dil önem taşıyor.
Eleştiriye elbette yer var.
Ancak eleştiri ile bir toplumun geçmişteki emeğini küçümsemek arasında önemli bir fark bulunuyor.
Sivil toplum kuruluşlarının görevi de tam bu noktada önem kazanıyor: Tepki vermek için değil, toplumsal hafızayı korumak, doğru bilgiyi ortaya koymak ve gerektiğinde demokratik zeminde güçlü bir şekilde itiraz etmek.
ARTIK DAHA YÜKSEK SESLE KONUŞMANIN ZAMANI MI?
Bugün 1961’in üzerinden 65 yıl geçti.
İlk kuşağın büyük bölümü artık yaşlılık döneminde. Onların çocukları ve torunları ise Almanya’nın doğal bir parçası.
Bu nedenle geçmişe dönüp “Kim ne yaptı?” tartışmasını sürekli yeniden üretmekten daha önemli bir soru var:
Bugün birlikte nasıl bir Almanya inşa edeceğiz?
Bunun cevabı, geçmişi inkâr etmekte değil; geçmişi bütün yönleriyle kabul etmekte yatıyor.
Türk işçilerin Almanya’nın ekonomik kalkınmasına katkısı inkâr edilemez. Aynı şekilde Almanya’nın ekonomik başarısının tek bir topluluğun emeğiyle açıklanamayacağı da tarihsel bir gerçektir.
Ama bir gerçek daha var:
Bu ülkenin büyüme hikâyesinde Türk işçilerin alın teri de vardır.
Ve bu emeğin hatırlanmasını istemek, ayrıcalık talep etmek değildir.
Bu, tarihe saygı talebidir.
Şimdi soru şu:
Türk toplumunu temsil ettiğini söyleyen STK’lar, bu tartışmada daha güçlü ve ortak bir ses çıkaracak mı?
Yoksa yine birkaç açıklamanın ardından gündemin geçmesini mi bekleyecek?
Bunu zaman gösterecek.
Ama tarih unutmaz.
Ve bazen suskunluk, söylenen söz kadar dikkat çekicidir.